Okur-Yazar Hikaye Yazma Yarışması 2.si 'Gece Oyunu'

07:39



N.PARRA

   Soğuk, sıkıcı ve mat renklerle boyalı duvarları olan koridorda adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Sırtımdaki çantanın kayışı omzumdan her seferinde kayıyor ve beni sinirlendiriyordu. Sağ elimin başparmağıyla çantanın kayışını bir kez daha –sinirle- omzuma attım.


   Derse geç kalmıştım. Üstelik bütün bunların tek sebebi gördüğüm o korkunç rüyaydı. Hayır, belki de kötü değildi... Ya da... Rüyamda ne gördüğümü bile hatırlamazken nasıl olurda iyi veya kötü olduğuna karar verebilirdim ki? Başımı bütün bu düşüncelerden kurtulmak ister gibi iki yana salladım. Derse odaklanmam gerekiyordu. Birden bu derse gerçekten girip girmek istemediğimi düşündüm.
   Onu görene kadar...
  Kafeteryanın önünden geçerken bakışlarım açık olan kapıdan süzülerek, elinde kutu kola olan o çocuğa ulaşmıştı. Kendimi ani bir fren yaparken buldum. Gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığını görmek için geriye birkaç adım attım.
  Ve onun keskin bakışlarıyla karşı karşıya kaldım! Bu o kadar tuhaf bir duyguydu ki resmen acı veriyordu. Kendinizi bir hedef tahtasındaki hedef olarak düşünmenize neden oluyordu.
  Sanki bakışları benim geri döneceğimi biliyor gibi beklemişti beni orada. Nefes almayı bile unutarak yerimde donakaldım. Yutkunmam gerekiyordu ama yapamıyordum. Çevremdeki öğrencilerin sesleri önce bir fısıltıdan ibaretken şimdi artık kesilmişti. Hatta görüntüleri bile silinmeye başlamıştı.
  Çocuk başını yana eğdi ve bana bakmaya devam etti. Sonra bulanıklaşan görüntüler teker teker kaybolmaya başladı. Bunu önce umursamadım çünkü bunun aklımın bana oynadığı oyunlardan biri olduğunu biliyordum.
   Karşımda sadece o kalana kadar bütün görüntüler, sesler, kafeteryanın içindeki eşyalar kayboldu. Rüyada olabilir miydim?
   Her şey birden olmuştu. Kafeteryanın önünden geçmem, kapının arasından onu görüp fren yapmam, göz göze gelmemiz ve kendimi bir hedef tahtasında bulmam. Boğazım yanıyordu. Üstelik birkaç dakikadır nefes almadığım için yüzümün renkten renge girdiğini de biliyordum. Peki, ama neden? O kimdi? Neden beni kendine çekmeye çalıştığını hissediyordum? Bunun ismi ilk görüşte aşk olamazdı, öyle değil mi? Sonuçta onu göreli sadece dakikalar olmuştu... Belki de saatler...
   Birden altımızdaki zeminde kaybolunca dengemi kaybettim. Sanki zemini ayaklarımdan altından hızlıca çekip yerine ıslak bir toprağı koymuşlardı. Neyse ki dengemi kısa zamanda yeniden sağlayabilmiştim.
  Başımı yukarı kaldırıp baktığımda yine onu gördüm. Çevreme baktım. Okulda değildik. Oysa bütün bu oyunu aklımın bana oynadığı bir oyun sanıyordum. Dehşete düşmeliydim biliyordum ama hala sakindim. Aslında vücudum bangır bangır bağırıyordu. Alarm veriyor olmalıydı ya da bir siren sesi.  Buz tutmuş parmaklarım yumruk halini almış, kalbim onun bakışlarına otomatik olarak tepki veren, midem kasılmaların etkisiyle yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu anlatmaya çalışan bir mekanizmadan ibaretti.
  Kendimi yüz ifademin de onlar kadar heyecanlı görünüp görünmediğini merak ederken bulduğum sırada ilk yağmur tanesi burnumun ucuna düştü. Bir ormanın içindeydik. Etrafımız büyük –ismini bilmediğim- ağaçlarla sarılıydı. Bulutlar tek tek bulunduğumuz bölgeye yerleştiler. Gözlerimi kısarak ilerileri görmeyi denedim. Uzak yerlerde hava açıktı ve kara bulutlar yoktu. Bunun bize özel bir şey olduğunu anladım ama iyi mi yoksa kötü mü olduğuna bir türlü karar veremedim.
   Ve bakışlarımı ona odakladığımda üst dudağı yukarı doğru kıvrılınca aslında dünyanın hiçte umrumda olmadığını düşündüm.
  Başını yavaşça yukarı kaldırdı ve anlayamadığım bir şeyler fısıldadı. Sesi o kadar kısıktı ki onun bir şeyler fısıldadığını dudaklarının kıpırdanışından anladım.
  Ve işte yağmur ikimizi de korkutmaktan çekinircesine yavaşça –biraz öncekinden çok daha hızlı- dökülmeye başladı. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde onu inceleme fırsatı yakaladım.
   Boyu çok uzundu ama yine de zarif ve asil bir görünüme sahipti. Genelde uzun boylu erkeklerin bu kadar zarif görünmesine alışkın değildim. Yüzü solgundu. Düzgün burun hatları ve elmacık kemikleri onu daha da muhteşem kılıyordu. Birkaç tutam saç, yağmurdan ıslanmış, gittikçe sivrilerek gözlerinin önüne düşmüştü. Bakışlarımı, siyah saçlarından kayarak alnına, alnından yanaklarına ve oradan da yavaşça süzülüp, son nefesini yerde veren yağmur taneciğinden ayırıp buz mavisi gözlerine diktim. Sonra birden kendimi bir denizin ortasında buldum. Telaşla etrafıma baktım karayı görebilmek için ama göremedim. Gördüğüm tek şey ucu bucağı olmayan bir denizdi ve ben o denizin ortasında, yapayalnızdım.
   Kendi kendime gülümsedim. Neyse ki yüzmeyi biliyordum ve denizin derinliklerini keşfetmek için içimde büyük bir heyecan duydum. Daha fazla sabredemeyeceğimi bildiğimden nefesimi tutup daldım. Yüzdüm, yüzdüm, yüzdüm... Ne zaman en dibe ulaştığımı düşünsem, hayal kırıklığına uğruyordum.
  Bu deniz diğerlerinden farklıydı. Denizlerin bir sonu olmalıydı ama bu denizin sonu yoktu. İnsanı daha da derinlere çekmek için çabalıyordu. Daha fazla nefesimi tutamayacağımı bildiğimden rotamı değiştirip yüzeye çıktım. Tuttuğum nefesimi aniden bırakıp derin bir nefes aldım. Soluk soluğa kalmıştım. Bir yandan nefesimi düzenlemeye çalışırken bir yandan da bunu nasıl yaptığını düşündüm.
    Gözleri bir deniz gibi durgun, sonsuz ve bir o kadar da tehlikeliydi. İnsan kendine eziyet etmek için bile bakabilirdi o gözlere saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca...
   Artık yağmur anormal derecede hızlanmıştı. Üzerimdeki bu ince bluz ve kot pantolonuyla üşümem gerekirdi ama aksine yanıyordum. Saçlarım bozulmuş ve yağmurun altında sırılsıklam olmuştu. Görüntümün berbat bir halde olduğuna emindim. Açık kahverengi saçlarımın yağmurdan artık yüzüme yapışmaya başlamıştı. Bu sabah aynanın önündeki görüntümü düşündüm. Saçlarımı toplayıp toplamamak konusunda kararsız kalmıştım ve en sonunda pes edip toplamamıştım. İçimden gözlerimdeki rimelin akmamış olması için dua ettim. Tanrı bir yerlerden beni duyuyor olmalıydı.
    Yeniden o buz mavisi gözlere baktığımda kalbimin hala ritmini bozmadan atıyor olmasına şaşırdığımı belli etmeye çalışarak “Sen kimsin?” dedim. Aslında ses tonum hiç de beklediğim gibi çıkmamıştı. Tekdüze, ilgisizce çıkan bu sesin bana ait olup olmadığını düşünmeme fırsat verecek süre kadar konuşmadı.
  Onun üzerinde siyah bir pantolon ve beyaz bir tişört vardı. Yavaş, zarif ve kıvrak hareketlerle bana doğru yürümeye başladı. Önümde küçük bir referans yaptıktan sonra tek dizinin üzerine çöktü. Toprak artık çamura dönüşmüştü. Beni içine çektiğini hissedebiliyordum ve onunla henüz konuşamadan dibe batmak istemiyordum. Ona baktığımda ise uçtuğunun gördüm. Diz kapağı toprağa değmiyordu bile. Bunu nasıl yaptığını bilmiyordum ama etkilenmiştim.
   Yavaşça yumruk yaptığım ellerimden birini tutup parmaklarımı teker teker çözdü. Dokunuşu irkilmeme neden olmuştu. En kötüsü de bunu onunda görmüş olmasıydı. Geçen birkaç saniye içinde hiçbir şey söylememesi içimi rahatlattı.
   Elimi yavaşça –bakışlarını bakışlarımdan ayırmadan- dudaklarına götürdü. Parmakları havanın keskinliğine rağmen sıcacıktı. Sanki alevler arasında kalmış gibi.
  Parmaklarımı dudaklarından ayırdığında uzun zamandır –okulda onu gördüğüm andan itibaren- tuttuğum nefesimi bıraktım.
Dudakları kıvrıldı.
“Tanışmalıyız,”dedi melodik bir sesle. O an yağmur aniden durdu. Sesinin tınısı o kadar rahatlatıcı ve melodikti ki... Bütün orman sesini duyar duymaz –belki de bütün evren demeliydim ama ikimizden başkasını göremiyordum şuan- ona saygılarını göstermek ister gibi susmuştu.
   Bunu hemen bir olayla bağdaştırmak için hiç de uğraşmadım. Çünkü görüntü gözlerimin önüne kendiliğinden serilmişti. Bayram günlerinden biriydi ve büyükannemle dedem bize gelmişlerdi. Annem ve babam onlara saygı göstermemiz gerektiğini ve onlar konuştuğunda araya girmemiz için kuzenlerimi ve beni uyarmışlardı. Bizde büyükannem ve dedem sustuğunda gülüşüp konuşuyor onların en ufak bir sözünde susuyorduk, saygı amacıyla.
  Ve işte karşımdaki manzarada buydu.
   Omuzlarımı dikleştirdim ve cesur görünmeye çalışarak “Bana ismini bahşetmekle başlayabilirsin,”dedim. Aslında bu konuşma stili hiç de bana göre değildi ama onda eskilerin kokusunu alıyordum. Kesinlikle o bu modern dünyaya ait olan bir canlı olamazdı. Hatta bir canlı bile olamazdı. “Olağanüstü” onun için en uygun kelimeydi.
   Gülümsedi.
“Ben önce ruhlarımızın tanışmasını isterim,”dedi. Sesi alaycılıktan çok uzak ve hala melodikti. Kafamın içinde bilmediğim melodilerin hayat bulmasına neden oluyordu.
Kafam karışmış bir şekilde “Anlamadım,”dedim. Bir yandan da kaşlarımı çatmıştım.
   Kıvrak bir hareketle ayağa kalktı. Tekrar dizine baktığımda dizinin çamur olmadığını görerek şaşırdım. Hayır, bir saniye. O gerçekten de uçuyordu. Neyle karşı karşıya olduğumu bilmeden sıradaki hamleyi bekledim. O ise elimi bırakıp yüzümü iki elinin arasına aldı ve beni kendine bakmaya zorladı.
  Gözlerimin içine bakıyordu. Bakışlarında şimdiye kadar hiç görmediğim duygular vardı. Sanki o duygular içime akmak için sıralarını bekliyordu.
  Birden “Hayır, hayır...”diye mırıldandı üzgün bir sesle. Kalbim hala hızlı hızlı atıyordu ama bu sefer heyecandan değil korkudandı. Sanki bakışlarımın ötesinde bir şeyleri görüyor ve onunla savaşıyordu. Belki de gerçekten savaşıyordu.
“Beni kabul et,”diye fısıldadı mücadeleden yorgun düşmüş bir sesle. “Ruhumu kabul et ve ona güven.”
   Sonra aniden irkildim. İçimde bir şey kıpırdamıştı. Göğüs kafesimi parçalamak ister gibi delice savuruyordu yumruklarını.
  Daha fazla dayanamayarak “Ah!”diye inledim.
   O ise sadece gülümsedi. “İşte bu kadar. Artık beni her gördüğünde tanıyacaksın. Teşekkür ederim.” Sözleri her ne kadar bana bakarak sarf etse de aslında bana olmadıklarını biliyordum. O sözler içimdeki ruha aitti. Ve onu kıskanmamak elde değildi.
   Tam ona ağzımı açıp neler olduğunu soracakken birden kayboldu. Etrafıma baktığımda kendimi yeniden okulun koridorunda kafeteryanın içine -ona- bakarken buldum. Kafa karışıklığıyla insanlara baktım. Ona döndüğümde ise yine gülümsüyordu.
   Bana doğru yürüdüğünü fark edene kadar orada öylece durdum. Bana yaklaştığında duracağını sandım ama durmadı. Yanımdan geçerken kulağıma doğru eğilip “Kalbin artık benim ellerimde,”diye fısıldadı baştan çıkarıcı bir ses tonuyla. Ve o zamana kadar gelmekte epey bir geciken titreme bütün vücudumu sardı.
    Hava biraz önce yaşadığım o kötü -belki de olağanüstü- havaya göre çok daha güzel, sıcak ve umut vaat ediciydi. Kuşlar dalların üzerinde birbirleriyle gülüşerek oynuyorlar, öğrenciler çimenlerin üzerine uzanmış sohbet ediyor, öğretmenler bahçenin bir köşesindeki kahve alanında kahvelerini yudumluyordu. Görünüşte her şey güzeldi ama benim içimde fırtınalar kopuyordu.
   Ana binanın kapısından kendimi zor atmıştım. O binanın içinde nefes alamıyordum, onun nefesini yüzümde hissettikten sonra... Temiz havayı ciğerlerimin içine çekmemle öksürmem bir olmuştu. Kendimi denize bakan banklardan birinin üstüne atmış, başımı iki ellerimin arasına almıştım. Deliriyor olmalıydım. Bu biraz önce gördüğüm şeyleri daha katlanabilir kılıyordu. Denizden kopan bir dalga sertçe duvara çarpınca suyun bir bölümü yüzüme sıçradı. Bu iyi gelmişti çünkü yanıyordum.  Ruhum ateşin ortasına atılmış gibi yanarken bana tek bir şeyin iyi geleceğini düşündüm. Buz mavisi gözler...
   Başımı yukarı kaldırıp denize baktım. Tıpkı onun gözlerine baktığımda olduğu gibi kendimi kaybolmuş hissetmekten korkuyordum. Sonra ileride hızla bana doğru yaklaşan bir şeyin görüntüsüyle irkildim. O kadar hızlı geliyordu ki görüntüyü tam olarak belirginleştiremiyordum. Hız görüntüsünü bulanıklaştırıyor ve başımı döndürüyordu. Görüntü gittikçe netleşti. Bu oydu! Denizin üzerinde uçuyor ve hızla bana doğru geliyordu. Onu durduramazdım, ona karşı koyamazdım. Ellerim titrerken aslında ona gerçekten ihtiyacım olduğunu düşündüm. Ne oluyordu bana böyle? Bana ne yapmıştı? Bana iyice yaklaştığında elinde bir şey olduğunu gördüm ve aniden bağırmaya başladım.
  Gözlerimi açtığımda kendimi sınıfta buldum. Herkes şaşkın bakışlarla bana bakıyordu. Üzerimdeki şaşkın bakışlara aldırmamaya çalışarak içimde karşı konulamaz bir istekle etrafıma bakınma ihtiyacı duydum. Başımı çevirdiğim an onunla göz göze geldik. Solgun teni anlayamadığım bir şekilde parlıyordu. Diğerlerinin onun parladıklarını görüp görmediğini merak ettim. Ama bakışların tek hedefi bendim. Nefesimi düzene sokmaya çalışarak gözlerinin içine baktım. Bakışlarını benden sadece bir saniye ayırıp kâğıda bir şeyler karaladı ve masamın üzerine bıraktı.
   Arkamdaki çapraz sırada oturduğu için bunu kimseye çaktırmadan kolayca yapmıştı. Kâğıdı tam alıp açıyorken edebiyat hocasının sesini duydum. “Orada neler oluyor?”
  Onun suratı da en az diğerlerininki kadar şaşkın ve meraklı görünüyordu. Ona parmağımla bir saniye işareti yapıp hemen notu açtım. “Tanışalım. Benim ismim Gece.”
  Sırtımdan başlayan ürperti sinsice yukarılara doğru ilerledi. “Gece,”diye fısıldadım sadece onun duyabileceği bir sesle. “Çok beklemedik mi?”

Her seçim bir kaybediştir. Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...
                                   Can YÜCEL

   Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdıktan sonra daha fazla uyuyamayacağımı anlayıp yorganı üzerimden attım ve bu hafta toplamda kaç saat uyuduğumu düşündüm. Çarşamba günü iki saat, Perşembe hiç, Cuma bir saat, cumartesi ve Pazar ise toplamda sadece üç saati. “Altı saat,”diye mırıldandım kendi kendime. Ne zaman uyumaya kalksam onu tekrar göreceğimden korkup uyuyamıyordum. Onu o günden sonra bir daha hiç görmemiştim ve görmeyi de dilemiyordum ama onu gördüğüm yerde de kendime söz dinletemeyeceğimi biliyordum. Çekimine karşı koyamayacak ve onun kuklası olacaktım.
   Ayağa kalkıp önce pencerenin önüne sonra banyoya gittim. Yüzümü son bir haftadır yaptığım gibi suyu -sanki bir kâbustayım ve bundan bir an önce uyanmak ister gibi- sertçe yüzüme çarptım.
   Onda yanlış olan bir şeyler vardı. Bunu hissedebiliyordum ama yapabilecek hiçbir şeyim olmadığını da biliyordum. Bu yüzden olacakları istemeyerek de olsa dışarıdan izleyecektim. Tabi bu oyunun başrol oyuncusu olarak nasıl dışarıda kalacağımı da merak etmiyor değildim. Aynadaki yansımama baktığımda ben olamayacak kadar dehşet bir yaratıkla karşı karşıya geldim. Her an aynadan çıkıp üzerime atlayacak gibi görünüyordu.
   Aynadaki yansımam kaşlarını çatınca sert ve kesin bir sesle onu uyardım. “Orada kal ve uslu dur!” Öfkeli olan bakışları daha da öfkelenerek alev alev yandı.
   Omuz silktim ve havluyu alarak yüzümü kuruladım. Sonra havluyu yerine bırakarak odama geri döndüm. Dolabımı açıp ne giyeceğime karar vermeye çalışırken annem kapıyı çaldı.
“Güneş?”
“İçeriye gel, anne.”
  Annem kapıyı hafifçe aralayarak “Biz çıkıyoruz,”dedi. Başımla onayladım. Gülümsemek istiyordum ama bunu yapacak kadar kendimi iyi hissetmediğime karar verip bu düşünceden vazgeçmek zorunda kaldım.
 “Seni okula bırakmamızı ister misin?”
“Hayır, ben giderim.” Sesimin bu kadar ilgisiz çıkması sinir bozucuydu ama annem üzerine alınmamış gibi görünüyordu.
“O zaman akşam görüşürüz,”dedi gülümseyerek.
   Gülümsedim. Evet, bunu başarmıştım. Omuzlarımı dikleştirdim ve dudaklarım yeniden o çizgi halini almadan “Görüşürüz,”dedim.
  Annem kapıyı kapatır kapatmaz nefesimi bıraktım. Omuzlarım yeniden çökmüştü. Bakışlarımı yeniden dolaba kaydırdığımda elime ilk gelen şeyi üstüme geçirdim.
   Aynanın önüne geçtiğimde bunu sık sık yapmaya karar verdim. Elime gelen ilk şeyi giymeme rağmen hiç de fena görünmüyordum. Siyah elbise üzerime tam oturmuş, vücudumu sarmıştı. Gözlerime siyah bir kalem çekip evden çıktım.
   Yine aynı koridor, yine aynı mat boyalı duvarlar...  Ve yine aynı hızlı adımlar... Birden kendimi bir dejavu yaşarken buldum. Peki, sırada ne vardı? Gece’nin ortaya çıkışı mı? Daha henüz birkaç adım atmıştım ki düşüncelerime sahip çıkmam gerektiğini anladım. Oradaydı! Bu sefer kafeteryanın içinde değil dışında son sınıflardan olduğunu bildiğim ufak tefek yapılı, kızıl, kıvırcık saçları olan bir çocukla konuşuyordu. Aralarında o kadar çok fark vardı ki...   Yanındaki çocuk son sınıf olmasına rağmen Gece’den çok daha küçük gösteriyordu. Gece’nin ona gülümseyerek bir şeyler anlattığını görünce içten içe kıskandım. O çocuğun yerinde olabilmek için her şeyimi verirdim. Peugeot marka arabamı, dizüstü bilgisayarımı, telefonumu ve... Ve hayatımı. Sadece bir anlık için bile olsa...
   Bir süre kendimi onları izlemekten alıkoyamadım. Üstelik eğer oradan geçersem Gece’nin beni göreceğini biliyordum ve bu düşünce baştan aşağı ürpermeme neden oluyordu. Bu yüzden ona görünmemeye karar verdim. Saklanmalıydım ama saklanamıyordum. Yine anlayamadığım bir şekilde parlıyordu. Ama bu parlama çok tuhaftı. Normalde romanlarda okuduklarım gibi ışıl ışıl değil siyah pırıltıların arasında gibi duruyordu. Gece ve siyah... Belki de onu bu kadar özel yapan şeyde buydu.
   Gece birden arkasını döndüğünde kendimi iki duvar arasında kalan aralığa son anda atabilmiştim. Beni görmemiş olmasını umarak nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Kalbim küt küt atıyordu.
“Sanırım beni görmeye geldin.”
  Aniden yanımda birinin varlığıyla çığlık atmam bir oldu. Neyse ki son anda parmakları ağzımın üzerine kapanmış ve sesimin çıkmasına engel olmuştu. Başımı çevirip gözlerinin içine baktım. Eğleniyor gibiydi. Bakışlarımla ağzımdaki elini işaret edince “Beni gözetlediğini itiraf edersen bırakırım,”dedi.
  Bu ukalalığı beni sinirlendirmişti ama yine de belli etmeden başımla onayladım. Elini çekerken tedbirliydi.
“Seni gözetlemiyordum.”
  Kaşları havaya kalktı.
“Saçma. Başından beri burada olduğunu biliyordum. Ben onunla konuşurken sen de bizi izliyordun,”dedi yine o melodik sesle.
   Başımı hayır anlamında salladım. “Senden nefret ediyorum.”  Sözcükler daha ağzımdan çıkar çıkmaz bunun doğru olmadığını biliyordum. Aksine ondan hoşlanıyordum. O da bunu biliyor gibi bana iyice yaklaştı. “Bunun yalan olduğunu söylemeye bile gerek duymuyorum.”
   O bunları söylerken ben onun nereden çıktığını düşünmeye başladım. Birkaç saniye önce on metre uzağımdaydı ve şimdi... Yanı başımda gözlerini kısmış, alev alev yanan o buz mavisi gözlerle bana bakıyordu. Alev alev... Evet, gözlerinde bunu görebiliyordum. Buz mavisinin arasında alev alev yanan bir ateş vardı. Ve ne yazık ki o alevlerin arasında yanmak için can atıyordum.
  Birden kafamın içinde biri bir ampul yaktı. Bir şeye odaklanmaya çalışıyor gibi bir hali vardı. Tıpkı geçen hafta olduğu gibi. O zaman bu bakışları görmezden gelmeye çalışmıştım ama bu sefer...
   Gözlerini aniden sıkıp başını duyamadığım düşüncelerden kurtarmak ister gibi salladı. “Olmuyor. Karşı koyamıyorum.” Sonra yine tıpkı o günkü gibi önce sesler kesildi ve sonra görüntü. Zemin ayaklarımdan bir kez daha hızlıca çekilirken Gece beni sıkıca tuttu. Nefes almamla birlikte kokusu içime işledi. Tıpkı gece gibi kokuyordu. Soğuk, acımasız ama baştan çıkarıcı.
  Biraz sonra kendimizi kötü kokulu, karanlık bir odada bulduk. Gözlerimi karanlığa alıştırmak için birkaç kez kırpıştırmak zorunda kaldım. “Gece,”diye fısıldadım. İki güçlü kol belimi sarınca rahatladım. Nedenini bilmiyordum ama kendimi onun yanında güvende hissediyordum. Ve yine nereden geldiğini bilmediğim bir şekilde onunda benim yanımda kendini rahat hissettiğini biliyordum. “Buna karşı koyamıyorum,”diye fısıldadı bir an kulağıma doğru.
 “Neye?”
“ Seni her gördüğümde bu değişime.” Sesinde saklamaya çalıştığı bir acı vardı.
“Sen nesin? Neden...” sustum. Ne demem gerektiğini bile bilemeyecek kadar şaşkındım.
“Buna uzun zamandır karşı koyabiliyordum ama senin beni ilk gördüğün gün buna daha fazla dayanamayacağımı düşünüp kendimi bıraktım. Bunu yapmamalıydım. Bu bir hataydı. Sana asla görünmemeliydim.”
  Çenesini başımı üstünden hissedince ona sarıldım. Korkuyordum ama onun bu çaresizliği korkumu umursamama neden oluyordu.
“Beni tanıyordun,”dedim aniden.
“Evet,”dedi üzgün bir sesle. “Ve seni istiyorum,” diye tamamladı cümlesini.
“Bana anlat,”dedim kendimi bile şaşırtacak cesur bir tonla.
   Uzun bir süre sustu. Sonra beni daha da sıkıca kavrayarak yukarıya doğru süzüldü. Uçuyorduk. Tavana doğru biraz yaklaşınca Gece “Yıkıl,” diye fısıldadı ve tavan birden çöktü üzerimize. Beni darbelerden korumak için kendini siper etti. Başımı yukarıya kaldırıp baktığımda Güneş’in tam tepemizde olduğunu gördüm. Ve o yine parlıyordu. Onu incitmekten korkarak yavaşça parmaklarımı yüzüne değdirdim.
  İrkildi.
 Yine de durmadım. O siyah ışıltılar geri dönmüştü. “Parlıyorsun,”dedim gökyüzüne doğru süzüldüğümüz gerçeğini bir süreliğine yok sayarak.
Gülümsedi. “Ve uçuyorum,”diye ekledi.
Bu sefer ben de gülümsedim.
  Sanırım âşık olmuştum. Sanırım diyorum çünkü bunun aşk olmadığını biliyordum. Bu aşkın bir üst kademesiydi. Ve bu kademeye herkesin ulaşamadığını düşünerek buna bir isim verme gereği duymadıkların da düşünüyordum. Şuan her şey o kadar huzur vericiydi ki. Kolları beni sıkıca sarmalamışken onun ne olduğu, beni nereden tanıdığı, burada neler döndüğü çok da önemsiz görünüyordu.
  Peki, bu gerçek miydi? Eğer aşkın bir üst kademesi varsa ve ben o kademedeysem bu gerçek olabilir miydi? Şuan gökyüzünde süzülmek gerçek olabilir miydi?
   Gece dudaklarını kulağıma bastırarak “Seni seviyorum,”diye fısıldadı. Başımı yukarı kaldırıp dikkatlice gözlerinin içine baktım. Sonra alnını alnıma yaslayarak “Düşüşe hazır mısın?”diye sordu kıvrılan dudaklarının arasından.
   Önce ne demek istediğini anlamasam da biraz sonra yere düşmeye başladık. Ama bu sorun değildi. Çünkü güçlü kolların yere çakılmadan önce beni koruyacaklarını biliyordum...

                                                                 Fiddler on the Roof

   İki hafta olmuştu onu görmeyeli. O günden sonra aniden ortadan kaybolmuş, bana arada sırada birkaç mesaj göndermişti. O olmadan okul sıkıcı, dersler zevksizdi. Bir anda nasıl hayatıma girip, her şeyim olabildiğini düşündüm. En kötüsü de hala onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Onunla karşı karşıya geldiğim zaman ilk işim bunları anlatmasını istemek olacaktı.
   O gün gözlerindeki isteksizlik gözümden kaçmış değildi. Bana anlatmak istemediği sırlarının olduğunun farkındaydım ama üstüne gitmek istemediğim için fazla üstelememiştim. Tabi bu sefer benden bu kadar kolay kaçabileceğini düşünüyorsa yanılıyordu.
  Kahvemi yudumlarken gözlerim televizyonda oynayan diziye takıldı. Saate baktığımda bir saatten uzun bir süredir özet verdiğini fark edip başka bir kanala geçtim. Sonra başka kanala, başka kanala, başka kanala... Uzun bir süre sonra elimdeki boş fincanı sehpaya bırakıp koltuğa uzandım. Şimdi onun burada olmasını çok isterdim. O ve ben... Cennet ve Cehennem veya Gece ve Gündüz... Belki de siyah ve beyaz... Birden kendi kendime gülümsedim. Gökyüzünde olduğumuz o ana sıkı sıkı tutunarak hayaller âlemine daldım. Eğer şimdi yanımda olsaydı onunla koltukta oturur ve televizyona bir film koyardık. Sonra onu yine odaklanmaya çalışırken görür ve kendimizi bambaşka bir yerde bulurduk.
  Telefonun sinir bozucu sesini duyana kadar hayaller âlemindeki yolculuğuma devam ettim. Arayan annemdi. Aramayı onayladım.
“Anne?”
“Güneş sana sormak istediğim bir şey var,”dedi annem telaşla. Onu bu kadar telaşlandıran şeyi merak etmiştim.
“Evet, seni dinliyorum anne.”
“Yarın ki mezuniyet balosuna gitmemekte kararlı mısın?” Derin bir iç çektim. Annem hiç değişmeyecekti.
“Evet.”
“Ama...-”
“Anne, orada olmak istemiyorum. Bu konuda anlaştığımızı sanıyordum, lütfen,”diye fısıldadım yalvaran bir ses tonuyla.
   Şuan isteyeceğim en son şey o partiye onsuz gitmekti.
“Pekâlâ...”
“Anne seni kırdığım için özür dilerim ama gerçekten...”
“Tamam, anlıyorum. Evde görüşürüz,”diyip konuşmama fırsat bırakmadan telefonu kapatmıştı. 
   Onu kırdığımın farkındaydım ama... Zilin çalmasıyla düşüncelerim bölündü. Bir yandan bu saatte kimin gelebileceğini düşünürken diğer yandan kapıyı açmaya gittim. Kapıyı açtığım anda kapının arasına sıkıştırılmış, küçük siyah not kâğıdı ayaklarımın üzerine düştü. Eğilip kâğıdı alırken kimden geldiğini bildiğimi düşündüm. Siyah... En az gece kadar karanlık ve soğuk...
   Not son derece özenli bir el yazısıyla yazılmıştı.

“Yarın orada olmayacağına dair dedikodular var ama ben seni orada bekliyor olacağım. Belki bu düşünceni değiştirmene sebep olur. Seni Seviyorum.”
GECE

  Birden kâğıdı sanki elimde ateş tutuyormuş gibi bıraktım. Hemen evin etrafına baktım. Buralarda bir yerde olmalıydı. “Dışarı çık,”diye bağırdım. Ses tonumun sert çıkmasını amaçlamıştım ama gülmekten başaramamıştım.
   Arkamdan bir kıkırdama sesi gelince arkama döndüm. Ağaçlardan başka hiçbir şey yoktu. Diğer tarafa bakmak istediğimde komşularımızın dışarıya çıktığını görüp eve girmeye karar verdim. Ama o kıkırdayan her kimse –ki kim olduğu gayet açıktı- bunu ağır ödeyecekti. İçeriye girdiğimde koltuğun üzerindeki telefona ilişti gözlerim. Hiç tereddüt etmeden annemin numarasını tuşladım.
“Güneş?”
“Saat kaçta orda olayım, anne?”
 Annem kafası karışmış bir ses tonuyla “Anlamadım,”dedi. Bunun üzerine kendimi gülmekten alıkoyamadım.
“Elbise için. Hemen gelmemde bir sakınca var mı?”
“Fikrini mi değiştirdin?” Ses hala tereddütlüydü.
“Anne,”dedim sızlanarak. “Bana saat verir misin?”
Annem mutlu bir ses tonuyla “Hemen burada olmaya ne dersin?” diye sorduğunda ben çoktan arabama binmiştim bile.
Gece sevgilinin endamını olduğundan daha güzel düşmanını daha kuvvetli derdini daha büyük sevincini daha küçük gösterir.
                                                                                                                                Mikszath

   Kapı yavaşça aralanıyor... İçeriye her kim giriyorsa önemli bir kişi olmalı. Herkes susmuş, sadece kapıya bakıyor. Bir an bu önemli konuğun kim olduğunu merak etmekten alıkoyamadım kendimi.
   Ve işte önemli konuk kapıda görünüyor...
  Gece, siyah takım elbisesini giymiş, kapıdan içeriye giriyor. Siyah gömleği gözleri kadar derin ve koyu. Eğer dünyada Tanrı’dan başka olağanüstü bir şey varsa o da Gece olmalı. Üzerinde doğuştan gelen bir asillik ve zarafet var.
   İnce, uzun parmakları tehlikeli ve ölümcül. Bir an o parmakların kendi boğazımda gezindiğini hissedip, ürperdim. İşkence için hiç de fena bir yöntem sayılmazdı.
   Koyu renk gözleri salonun içinde geziniyor, kurbanını arıyor ve bulduğunda...
   Gündüz... Bütün ihtişamıyla, salonun bir köşesinde tek başına oturuyor, olacaklardan habersiz. Uzun, sarı saçları her zamankinden farklı olarak omuzlarına dökülmüş. Sanki biraz sonra Gece’nin parmaklarının saçlarında gezineceğini biliyor gibi... Beyaz elbisesinin altında sevgilisi Güneş kadar güzel ve yakıcı. Peki, beş dakika sonra bir daha Güneş’i görebileceğinin garantisini kim verebilir?
   Altın sarısı gözlerini önündekilerden ayırıp çevreyi kolaçan ediyor. Bakışları önce çılgınca dans eden bir gruba, oradan da sessizce birisinin etrafında toplanmış insanlara yöneliyor. Onların arasından hızla ilerliyor ve işte... Gece ve Gündüz’ün ilk karşılaşmaları!
   Gece’nin dudakları yavaşça kıvrılıyor. Koyu renk gözleri altın sarısı gözleri eritmek ister gibi derin ve delici bakıyor. Bakışları önce Gündüz’ün yüzünde sonra da elbisesinde geziniyor.
   Gündüz onu ilk defa görmenin şaşkınlığıyla afallıyor önce. Sonra hemen üzerindeki şaşkınlığı atarak yavaş ve tedirgin bir şekilde karşılık veriyor Gece’nin baştan çıkarıcı gülümsemesine.
   Gece soğukkanlı. Her şey planladığı gibi gidiyor.
   Gündüz bu tehlikeli karşılaşmanın hiç de iyi olmadığını görüp oradan uzaklaşmak istiyor. Ama sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçip, yerinde oturuyor. Nedenini bilmiyor ama görünmez iplerle oraya bağlanmış gibi. Belki de tutsak edilmişti. Şuan bunun bir önemi de yoktu açıkçası. Sadece geceyi bekliyordu. Ona yaklaşmasını, elini uzatıp, onu dansa kaldırmasını istiyor ama bunu istediği içinde binlerce kez kendinden nefret ediyordu. Bunun Güneş’e ihanet olduğunu biliyor ama bu düşünceyi aklından uzaklaştıramıyor. Ve istediği gibi oluyor...
   Gece duruşunu bozmadan insanların onun için ayırdıkları yerden geçerek ilerliyor. Ve İstanbul ilk defa böyle bir karşılaşmaya ev sahipliği yaptığından sinsice gülümsüyor. Çünkü biliyor ki Gece ile Gündüz’ün bu karşılaşmalarındaki payı çok büyük. Nasıl olsa o Gece’nin dostu...
   Gece, Gündüz’ün o ana kadar elinde tuttuğunun bile farkında olmadığı bardağı kıvrak ve nazik bir hareketle alıyor elinden. Dikkatli hareketlerle bardağı masaya bırakırken bakışlarını bir kez olsun Gündüz’ün bakışlarından da ayırmıyor.  Elini yavaşça Gündüz’e doğru uzatınca Gündüz beklediği anın bu kadar çabuk gelmesinden memnun bir şekilde gülümseyip Gece’nin uzattığı eli tutuyor. Gece yavaşça Gündüz’ün elini dudaklarına götürüp öpüyor. O an Gündüz’ün içini bir ürperti alıyor. Yaptığının yanlış ve tehlikeli olduğunu ama artık çok geç olduğunu da biliyor.
   Artık son bir şans veya son bir umut yoktu. Her şey içi çok geçti, çok...
  Gece kalkmasına yardım ederek onu pistin ortasına çekiyor.
  Gündüz sarhoş... Oysa oturduğundan bu yana bir bardak sudan başka bir şey içmemişti. Hatta o bardağın hepsini bile bitirememişti Gece yüzünden. Peki, o zaman bu sarhoşlukta neyin nesiydi?
   O an bir şeyin farkına vardı. Gece ve o bir bütündü. İç içe geçmiş bir bütün. Gece olmazsa Gündüz de olmazdı. Onlar iki büyük sevgiliydi, birbirinden habersiz. Güneş sadece bir aracıydı. Ama Gündüz Güneş’i aldatmıştı. Bu kaçınılmaz bir gerçekti. Ama yine de Gündüz’ün içinde en ufak bir pişmanlık kırıntısı yoktu.
    Gece’nin parmakları yavaşça belini tuttu. Gündüz ölümünün beline dokunan parmaklardan geleceğinden habersiz, başını Gece’nin göğsüne yaslıyor. Altın sarısı gözleri yavaş yavaş sönüyor, yerini koyu bir renge bırakıyor.
   Gündüz oyuna gelmişti!
   Gece ise verdiği sarhoşluktan memnunca gülümsüyordu...

Her şey maşuktur, âşık bir perdedir. Yaşayan maşuktur, âşık bir ölüdür.
                                                                                                                          Mevlana

 Başımın üzerinde çılgınca dans eden yıldızlar... Tıpkı çizgi film karakterlerinde olduğu gibi... Başka bir zaman olsa onları yıldızdan yapılmış bir taca benzetebilirdim ama bu gece olmazdı. Çünkü onların iyi niyetlerinden şüpheliydim...
   Yıldızlarıma eşlik eden o parlak,  renkli ışıklar... Mavi, mor, sarı ve kırmızı... Kırmızı... Yıldızlar bu renkli ışıklardan etkilenmişe benziyor. Onları daha güzel gösterdiklerini düşünüp, gülüşüyorlar.
   Açıkçası benimde bu durumdan memnun olduğum söylenebilir. Dizlerimi bir parmak kadar geçen siyah elbisemle uyum içindeler. Elbisemin askılıklarındaki iki küçük yıldız onları sevdi. Neyse ki saçlarımı bu gece toplamayı akıl etmiştim. Yoksa bu sıcakta çok daha fazla terleyip, yapış yapış olacaktım.
   Masaların üzerindekilere baktım. Kokteyller, kanepeler... Hepsi gereksiz ve yapaydı.
   Etrafta beyaz güller vardı ama onlar bile neden burada olduklarını bilmiyorlardı, benim gibi...
   Kulağımı sağır etmeye çalışan müzik her geçen saniye biraz daha şiddetlenip anlamsız bir hal almaya başlıyordu. İnsanlar iki gruba ayrılmıştı. Bir grup bir köşede bu anlamsız müzikte anlamsızca dans ederken diğer grup pistin ortasında birilerinin etrafında toplanmış ilgiyle onları izliyordu. Bakışlarım o grubu delip geçerek pistin ortasında kendinden geçmiş dansçılara takıldı.
   Gece ve Gündüz’ün dansı büyük bir ilgiyle izleniyordu. Kendi kendime gülümsedim. Acaba Gündüz bunun bir oyun olduğunun ne zaman farkına varacaktı? Ne zaman gerçek sevgilisinin kollarına dönecekti? Belki de iş işten geçmişti. Ki bu daha büyük bir olasılıktı.
   Dirseklerimi masanın üzerine koyup, başımı iki elimin arasına aldım. Buraya insanların nasıl dans ettiklerini görmek, kahkahayla çığlık arasında gidip gelen seslerini dinlemek veya Gece’yle Gündüz’ün dansını izlemek için gelmemiştim. Peki, o zaman ne işim vardı benim burada?
   Bunun cevabını bulmak için çok geriye gitmeme gerek yoktu. Gece beni burada bekleyecekti ama hala ortada yoktu. Bu durum gittikçe canımı sıkıyor ve katlanılmaz bir hal almaya başlıyordu. Benimle oyun oynadığını sanmıyordum ama hala gelmemiş olması aklımdaki bu şüpheyi gittikçe artırıyordu.
  Saat ilerledikçe gürültü daha çok artıyor, eğlence doruklara ulaşıyordu. Gece’yle Gündüz hala danslarına devam ediyordu. Görünüşe bakılırsa Gece Gündüz’ü kendine hapsetmişti. Birden Gündüz için üzüldüm. Artık kurtulma şansı yok gibiydi. Ve işte Gece Gündüz’ü yok eder...
    Aniden başıma saplanan keskin bir ağrıyla irkildim. Bir şey beynimi sıkıştırıyor, düşüncelerimi ele geçirmek istiyor gibiydi. Buradan hemen koşarak uzaklaşmak istiyor ama yapamıyordum. Bir şey olduğum yerde kalmam için diretiyordu. Başım dönüyordu. Dünya benimle dalga geçiyordu ve ben bu küstahlığa cevap veremiyordum. Gözlerimi sıkıca yumdum. Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım. Saat gece yarısını geçiyor olmalıydı. Bütün bunların tek sebebi Gündüz’dü. Gece kazanıyordu.
   Birden kendi kendime “Nerde kaldın?”diye mırıldandım. Ama yüksek ses yüzünden kendi sesimi duyamamıştım bile. “Hadi ama...”
   Gülümsedim. Sanırım deliriyordum. Gerçi normalde de hiç normal bir insan sayılmazdım.
   Birkaç dakika boyunca aklımın doğru çalışmasını bekledim. Geçen süre içinde de buradan uzaklaşmam gerektiğini ve bunu gerçekten istiyorsam hemen yapmam gerektiği kararına vardım. Gözlerimi bir kâbustan uyanır gibi hızla açtım. Buradan gidecektim, hemen! Gece Gündüz’ü mahvetmeden buradan uzaklaşmış olacaktım. Cesaretimi toplayıp hızla ayağa kalkmamla başımın dönmesi ve sendelemem bir oldu. Dengemi korumaya çalışmak isteyerek masaya tutunmaya çalıştım ama onun yerine bardağa dokunup su dolu bardağı devirdim. Yine de dengemi korumayı başarmıştım. Ama elbisemi ıslanmaktan koruyamamıştım.
    Ve her şey o anda oldu.
   Önce insanların sesleri sonra gürültüden başka bir anlam taşımayan o müzik... Başımı yukarı kaldırıp baktığımda gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Herkes inanılmaz bir şekilde donmuştu. Elleri havada, dans ederken donmuş insanlar... Benden başka herkes...
   Aniden içimi bir korku kapladı. Başımı salonun sağ tarafına çevirdiğimde Gece ve Gündüz’ün de donduğunu gördüm.  Her şeyin farkına o an vardım. Her şeyi Gece planlamıştı. Gündüz’ü bir daha Güneş’in kollarına bırakmamak için kendini de tehlikeye atmıştı.
    Peki ya ben? Neden bir tek ben donmamıştım? Hayır, bir tek ben değildim. Tam karşımda renkli ışıkların yüzünü aydınlattığı ama görüşümün bozuk olduğundan bir türlü seçemediğim o...
  Tam karşıda renkli ışıkların solgun yüzüne vurduğu yerde dikkatlice bana bakıyordu. Buz mavisi gözlerinde bu sefer çok daha yoğun, tutkulu bir şeyler vardı. Onu ilk defa böyle bakarken görüyordum. Üzerinde siyah bir pantolon ve gömlek vardı. Saçları darmadağınık, birisinin onu düzeltmesini bekliyor gibiydi. Birden benim üzerimdeki elbisenin de siyah olduğunu hatırlayarak büyük bir uyum elde ettiğimizi düşündüm.
  Gülümsedi. “Seni özledim.”
  “Yine o melodik ses,” diye geçirdim içimden. Sonra birden başı Gece’yle Gündüz’e doğru döndü. Acıyla gülümsedi ve “Kolay kazanılan bir zaferi zafer saymam,”dedi karanlık bir sesle.
   Aramızdaki mesafe epey vardı ama yine de onu duymakta zorluk çekmiyordum. Tekrar bana döndüğünde “Dans edelim mi?”diye sordu. Bir an için gözlerinin içine daldım. Bir şeyler arıyordum ama ne aradığımı bilmiyordum.
  Tam ağzımı açıp cevap verecekken Gece’nin önünden hızla bir şey geçti. Bu o kadar kısa bir sürede olmuştu ki onun ne olduğunu görememiştim bile. Gece’ye baktığımda gözleri dehşetle açılmıştı. Şaşkınlıktan yerinde donmuştu. Sanki beklenmedik misafirler vardı. Kendini toparlayınca korkuyla bana baktı. Yüzümün dışarıdan nasıl göründüğünü merak ettim. Muhtemelen -en az onunki kadar- korkmuş görünüyordu. Sanki bana söylemek istediği bir şey vardı ama söyleyemiyordu. Sonra bir şey söylememe fırsat bırakmadan hızla arkasındaki karanlığa karıştı.
   Kafa karışıklığıyla etrafıma baktım. Bütün insanlar durmuştu. Bana kendimi bir heykel müzesinde gibi hissettiriyorlardı. Hemen bir karar vermek zorundaydım. Önümde sadece iki seçenek vardı. Ya onun arkasından giderdim ya da... Çıkış kapısına geldiğimde çoktan birinci seçeneği seçtiğimi düşündüm.
 Çıkış kapısından çıktığım an yüzüme çarpan sert rüzgârın etkisiyle aklım başıma geldi. Bunu yapmamalıydım. Gündüz’ün yaptığı hatayı bende yapamazdım. Ama Gece bu kadar çekici ve karşı koyulamazken olmazdı. Yapamazdım. Vücuduma baktım. Siyah elbiseden başka hiçbir şey yoktu üzerimde. Üstelik hava soğuk ve sertti. Geri dönüp mantomu almalıydım. Tam geri dönecekken birden öfkeli, kısık sesini duydum. Başımı çevirene kadar sesin ona ait olduğunu anlamamıştım. Ses karanlığın içinden geliyordu. Sanki birisiyle konuşuyor gibi bir hali vardı. Hatta bu konuşmaktan çok daha öteydi, o tartışıyordu. O zamana kadar yeni fark ettiğim bir başka şey ise caddedeki arabalar, içindeki trafikten dolayı sinirli yüzler, dükkânların içindekiler, kaldırımda yürüyenler, gökyüzündekiler oldu. Başımın tam üstünde, küçük bir ışık gibi görünen uçak... Hepsi birer heykel gibiydi. Tıpkı içerdekiler gibi...
   Tereddüt etmeden yolun karşısındaki karanlığa doğru koştum. Ayağımdaki topuklular işimi zorlaştırdığı için yolun ortasında durup ayakkabıları fırlatmak zorunda kaldım. Arabalar ve insanlar donduğu için caddeden karşıya geçmek hiç de zor olmamıştı. Bir an zamanın durduğu için kendimi dua ederken buldum. Bunu fark ettiğimde hemen toparlanıp koşmaya devam ettim. Onun olduğu yere vardığımda karanlığın içinde küçük bir tünelin saklı olduğunu fark edip cesurca o tünele daldım.
   Dalar dalmaz kendime binlerce kez lanet ettim. Tünel dar, pis ve karanlıktı. Elbisem koşmama -hatta yürümeme- engel olduğu için bu elbisenin hiç de iyi bir fikir olmadığını karar verdim. Ayaklarım pis suların içinde dans ediyor, kollarım bu iğrenç tünelin duvarlarında çiziliyordu. Saçlarıma pis suların damladığını hissediyor ve kendi kendime homurdanıyordum.
   Yaptıklarımın hiç biri mantıklı değildi... Aptaldım... Ama kendime hâkim olamıyordum. Kendimi ona doğru çekiliyor gibi hissediyordum. Sanki bütün yaşamım onun elindeymiş gibi. Ama bir yandan da ona sinirliydim. Orada gördüğümüz -daha doğrusu benim göremediğim- şey neydi? Neden beni orada öylece bırakıp onun peşinden gitmişti?
     Bir süre bu dar tünelde koşmaya devam ettim. Arasıra çıplak ayaklarıma bir şeyler batıyordu ama aldırış etmemeye çalışıyordum. Tabi aldırış etmemeye çalışmak verdikleri acıyı görmezlikten gelmemi sağlamıyordu. Ama yine de sesimi çıkarmıyordum. Koşmaya devam ettikçe tünelin sonunda küçük bir ışık gördüm. İçimde anlayamadığım bir heyecan kök saldı. Tanrı beni seviyordu ve onu bulmamı istiyordu. Bunun tek açıklaması buydu. Başımı yukarı kaldırıp Tanrı’ya binlerce kez şükrettim.
  Tünelden büyük bir hızla attım kendimi. Her şey beklediğim gibiydi. Burada da zaman durmuş, insanlar heykellerden farksızdı. Balkonda çay keyfi yapan donmuş insanlar, iki adamın el sıkışırken donması, küçük bir kediciğin annesine sürtünüşü...
   Önce sol tarafa sonra sağ tarafa ve diğer sokaklara çıkan yollara baktım. Onu bulmam imkânsızdı. Daha onu nerede arayacağımı bile bilmiyordum. Belki de içimdeki sese güvenmeliydim. Birden aklıma “Olasılıksız” kitabındaki karakter aklıma geldi. David Caine... Daha kitabın başlarında hayran olmuştum ona. Kumar masasında bütün parasını kaybedişi ve hayatının mahvolması... Şizofreni kardeşi Jasper Caine. Onlar gibi olmam imkânsızdı ama o kitaptan ve karakterlerden çıkardığım çok önemli bir şey vardı ki o da içimdeki sese güvenmek.
   David gibi gözlerimi kapatıp odaklanabilirdim. Onu nerede arayacağımı düşünüp, içimdeki sesten yardım isteyebilirdim. Bunu başarabilirdim. Kendimi hazır hissettiğimde derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım ve ona odaklandım.
‘Nerdesin?’diye mırıldandım içimden. Bir süre sessizce içimdeki sesin bana yol göstermesini beklerken gözlerimi aniden açtım. Sol taraftaki yolun ilerisindeki 251. Sokağa girecektim. Hemen harekete geçtim. Her şey aniden olmuştu. İçimdeki ses beni o sokağa yönlendiriyordu. Sanki arkamda gizli bir güç beni oraya doğru itekliyor ve ona ulaşmamı istiyordu. 253... 252... ve 251...
   Hemen sokağa daldım. Gece vakti top oynayan çocukların olduğu bir sokaktı burası. Anneleri balkonda oturmuş, bir yandan onlara göz kulak olurken bir yandan da çay keyfi yapıyorlardı. Belki de zaman yeniden işlemeye başlamadan hepsinin birer fotoğrafını çekmeliydim. Eminim bu beni şöhret yapardı. Tabi bir daha tekrar zaman işlemeye başlarsa.
  Bir süre ilerledikten sonra yine o buz gibi soğuk sesi duydum. Bu sefer çok daha acımasız ve öfkeliydi. Sesin geldiği yönü takip ettiğimde kendimi bir ormanın içinde buldum. Çevreme dikkatle bakınca buranın onu ilk gördüğümde beni getirdiği orman olduğunu fark ettim. Ağaçlarla çevrili bu alanda bu sefer sadece o yoktu. Sessiz olmaya özen göstererek onları izlemeye başladım. Gece birisinin tam karşında duruyordu. Sırtı bana dönük olduğu için yüzünü göremiyordum ama yüzü bana dönük olan kısa, kahverengi saçlı, donuk gözlü, Gece kadar olmasa da uzun boylu olanı gayet net görüyordum, gece olmasına rağmen. Buna karşılık sağ ve sol taraflarında birer kişi daha vardı. Hepsi ışıl ışıl parlıyordu. Gece’yi arkadan gördüğüm kadarıyla duruşunda bir değişiklik vardı. Sanki bir şeye karşı hazırlık yapıyordu.
  Sesini duyana kadar nefesimi tutmuş onları izliyordum. “Bu gece orada olmamanız gerekiyordu!” Sesindeki o ölümcül tını bir ok gibi saplanmaya başladı vücuduma teker teker. O meledik sesten eser yoktu karşımda gördüğüm bu... İnsanda.
  “Hadi ama,”diye sızlandı karşısındaki iğrenç görünümlü kişi. Yüzünden anladığım kadarıyla aynı yaşta olmaları gerekiyordu. “ona zarar vermediğimizi sen de gördün.”
“İki haftanın karşılığında sadece bir gün istedim sizden. Gelip gecemi mahvetmenizi değil!”Aniden yer şiddetle sarsıldı. Düşmemek için arkasına saklandığım ağacın gövdesine tutundum.
   Çocuk onu duymamış gibi yaparak “Yüzyıllardır hayalini kurduğumuz şey gerçekleşiyor. Şimdiye kadar doğru kişiyi bulmaya çalıştığımız o zorlu günler geride kaldı. Ondan istediğimizi alır ve öldürürüz. Bu arada onu yıllardır tanıdığın yalanı çok iyiydi,”dedi göz kırparak.
   Sözler yüzüme çarpan sert bir tokat etkisi yarattı. Bir an gözlerimi kapatıp o güne dönmeye çalıştım ama yapamıyordum. Aklımda tek bir şey vardı o da bana, beni eskiden beri tanıdığını söylediğiydi. Oyuna gelmiştim. Gündüz gibi!
“Kes sesini!” diye karşılık verdi Gece.
  Gözlerimi açıp onları dinlemeye devam ettim.
“Neden bu kadar sinirlendiğini anlamadım, Gece. Sen her zaman güçlü oldun ve şimdi mızmız bir çocuk gibi davranıyorsun. O kızı etkilemek senin için çocuk oyuncağıydı ve sen de iyi bilirsin ki biz oyuncaklarımızdan çabuk sıkılırız,”dedi sol tarafında ikisinden daha genç görünen çocuk. Yüzünü olduğum yerde rahatlıkla görüyordum. Gece’ye ve karşısındaki çocuğa göre daha kısa ama yapılıydı. Sarı saçlarını bir tarafa doğru taramış, o da Gece gibi duruşunu olacaklara karşı hazırlamıştı.
   Gece birden ona doğru dönünce yüzünü ilk defa o zaman görebildim. Dans pistinde gördüğümden çok daha farklıydı bu sefer. Yüzü gerilmiş, öfkesini kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Bakışları hırçın ve tehlikeliydi. Sanki onlara saldırması için en ufak bir kıvılcım yetermiş gibi.
  Aynı şey benim içinde geçerliydi. Kandırılmıştım! Üstelik benden ne istediklerini bile bilmiyordum. Birden elimde ani bir acı hissedince bağırmamak için kendimi son anda tuttum. Parmaklarımı ağacın gövdesine bastırıyordum sinirden ve kıymık elime batmıştı.
 “Siz ne zamandan beri benim sözümden çıkmaya başladınız? Size bu gece orada olmayacağınızı söyledim ve siz benim sözümü yıktınız!”
   Daha fazla ayakta duramayacağımı anlayarak yere çöktüm. Ağlamamak için gözlerimi binlerce kez kırpıştırmama rağmen yine de damlalar yavaş yavaş süzülmeye başlamıştı.
“Senin sözünden çıktığımız filan yok.” Bu sefer de sağ tarafındaki saçlarını kazıtmış olan kaslı çocuk konuşmuştu.
   Gece bu sefer sağ tarafına dönerek vahşi bir tonla “Sizi öldüreceğim,”dedi. Vücudumu bir titreme kapladı.

Ey aşk, güzel ve kısasın...
                                               Schiller

“Yeter!” Sesin geldiği yöne doğru baktığımda gökyüzündeki o muhteşem kızı gördüm. Uzun siyah saçları gecenin karanlığında süzülüyordu. Koyu renk gözleri ve düzgün yüz kıvrımlarıyla muhteşemdi. Ölüm meleğini andırıyordu ama melek olamayacak kadar kötü olduğunu biliyordum, diğerleri gibi... O da Gece gibi uçabiliyordu ve diğerlerinin de bunu yapabildiğinden hiç kuşkum yoktu ama bu kızın kanatları vardı. Uzun, gökyüzüne doğru uzanan kanatlar. Gökyüzünde yavaşça ayrılıp birleşiyorlardı. Kanatları tüylerden oluşma veya bize bu zamana kadar anlatılan o masallardakine benzemiyordu. Göz kamaştırıcı, ürkütücü ve soğuklardı ama görkemli ve muhteşemdiler. Oymalı ve desenliydiler. Sanki biri içlerini oymuş gibi desenlerden oluşuyordu. Birden Gecenin de kanatları olup olmadığını düşünürken buldum kendimi.
“Neden bunu açıkça oynamıyorsun, Gece?” Kızın sesi ince ama cesurdu.
   Gece cevap vermedi. Bunun üzerine kız biraz daha alçalarak “Ona âşık oldun, değil mi? Oysa beni sevdiğini düşünüyordum,”dedi kız alaycı bir sesle. Kız iyice Gece’ye doğru alçalınca Gece sert ve kesin bir sesle “Benden uzak dur! Sana zarar vereceğimi biliyorsun ve bunu yapmaktan zevk alacağımı. Nasıl olsa sana zarar vermek daha önce yapmadığım bir iş değil,”dedi.
  Kız olduğu yerde kanat çırpmaya devam ederek başını sol kanadına çevirip “Doğru. Bu yüzden sol kanadım diğerine göre daha pasif,” dedi vurdumduymaz bir tonla.
  Herkesin bakışları Gece’ye dönmüş ondan bir cevap bekliyordu. Gerçekten beni sevmiş miydi? Hayır, sevmemişti.
“Bu geceki aptal davranışlarının sebebi bu değil mi?” Konuşan sarışın çocuktu.
“Tabi ki bu. Karanlıklar Lordu aptal bir kıza âşık oldu,”diye cevapladı Gece’nin karşısındaki çocuk.
“Kendini topla ve başladığın işi bitir!” Bütün bakışlar yine kızın üzerine toplandı. “Senden beklenen bu. Onu öldür ve içimizi güçle doldur. Sonrasını söylememe gerek bile yok. Bütün bu evrenin sahibi biz olacağız. Melekler önümüzde diz çökecek. Onun kanı kutsal ve toprakla birleşince...”kahkaha attı “hayal bile edemiyorum.”
   Söylenen her cümle şaşkınlığımı bir kat daha arttırıyordu. Hakkında konuştukları bendim ve en kötüsü de ben bir kurbandım! Nefes almakta zorlandığım için iki elimi boğazıma götürdüm. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Aniden yukardan başıma bir şey düşünce küçük bir çığlık attım. Ağzımla son anda elimi kapatmayı başarmıştım ama hepsinin başı çoktan olduğum yere dönmüştü bile. O zaman ölümün soğuk kollarının biraz sonra vücudumda dolaşacağının farkına vardım. Kız uçarak olduğum yerin tepesine geldi. Göz ucuyla Gece’ye baktım. Bakışları korku doluydu. Sanki burada olduğumu biliyordu ve acı duyuyordu.
  Ve ben... Titriyordum. Artık ağlamıyordum çünkü gözyaşlarım çoktan limitini doldurmuştu.
“Şuna da bakın bir! Davetsiz bir misafirimiz var beyler!”dedi hoşnut bir sesle. Sanki keyfi yeni gelmiş gibi sırıtıyordu. Kızın diretmem karşısında beni tutup zorla onların yanına sürükleyeceğinden emin olduğumdan bunu kendim yaptım. Bir adım atıp saklandığım karanlıktan çıktım.
  Gece’yle göz göze geldik. Bakışlarında yoğun bir acı vardı ama artık ona inanmıyordum. Bunun da bir yalandan ibaret olmadığını kim söyleyebilirdi ki? Duruşunda bir değişiklik vardı şimdi. Omuzları çökmüş, beni koruyamadığı için özür diliyor gibiydi veya ben böyle olmasını umduğum için bunları tasarlıyordum.
  Bir an dudakları aralandı. “Özür dilerim.”
“Benden özür filan dileme. Senden gerçekten nefret ediyorum. Ben sana ne yaptım? Neden ben?” ve işte final... Ağlıyordum.
“Çünkü bu işe en uygun kişi sendin, güzelim.” Konuşan kızıl saçlı çocuktu. Gece aniden ona döndü ve korkutucu bir sesle “Yan!”diye bağırdı. Çocuk aniden alev almaya başladı. Kanatları sırtından ok gibi fırlayıp alevlerin arasında kaldı. Ve çocuk ölürken tiz bir çığlık atınca irkildim. Herkes şaşkınlıkla Gece’ye bakıyordu. Hala bunu yapmış olduğuna inanamıyor gibiydiler. Kız gökyüzünden inmiş yanan çocuktan uzak durmaya çalışarak onu izliyordu.
  En sonunda birisinden “Bunu yaptığına inanamıyorum,” diye bir şey duydum ama kimin dediğini çıkaramamıştım. Şuan karşımdaki şeytandan başka hiçbir şey görmüyordum. O ölümcüldü ve artık ondan korkmaya başlamıştım. Geriye doğru bir adım attım. “Hayır, dur!”dedi eliyle işaret ederek. “Sana zarar vermeyeceğimi biliyorsun.”
“Benim bildiğim hiçbir şey yok!”diye bağırdım hıçkırıklar arasından. “Sen... Sen kötüsün,”dedim en sonunda. Aslında tam olarak bunu söylemeyi düşünmüyordum. Daha kötü bir şeyler söylemek istiyordum ama söyleyememiştim.
  Başını öne eğdi ve “Biliyorum,”diye fısıldadı. “İğrenç bir yaratık olduğumu biliyorum ama seni gördüğüm ilk gün belki de...”Söylemek istediği şeyi nasıl söyleyeceğini bilemiyor gibi bir hali vardı.”Karanlığı bırakabileceğimi düşündüm. Sen o kadar güzel parlıyorsun ki... Tıpkı bir güneş gibi. Oysa ben karanlığın ortasında...”sustu.
  Omuzlarımı dikleştirip daha sert görünmeye çalıştım. Acımasız, öfkeli ve düşman... Tıpkı onun biraz önceki hali gibi... “Sana nasıl inanmamı bekliyorsun ki?”
“Ben... Yalan söylemiyorum,”diye fısıldadı pişmanlık dolu bir sesle. Yüzünde anlayamadığım bir telaş vardı. Beni gerçekten inandırmak istiyordu buna. Ona inanmam için yalvarıyordu bakışları.
   Sonra aniden birisi belimden sıkıca kavradı ve beni gökyüzüne doğru çıkardı. Bir kız için çok güçlüydü. Beni küçük bir bebekmişim gibi kolayca taşıyabiliyordu. “Anlaşılan bunu sen beceremeyeceksin,”diye bağırdı kız.
  “Ona zarar verirsin seni de öldürürüm!”diye tehdit etti Gece onu.
“O zaman elini çabuk tut çünkü ben hızlı olacağım.”

                                                                                                     M. Kundera

   Gece birden havalandı. Sırtındaki hareketliliği göz ucuyla görebiliyordum. Geriye doğru gerilince bir kırılma sesi duyuldu. Kanatları çıkıyordu. Onunkilerde tıpkı bu ismini hala bilmediğim kızın kanatları gibi oymalı desenlerden oluşuyordu. Ama onunkiler o kadar büyük ve görkemliydi ki bu kızın kanatları onun yanında hiçbir şey kalıyordu. Siyah desenler yavaşça gökyüzünde birleşti ve kanat halini almaya başladı. Uzadı, uzadı, uzadı... Sonra ilk çırpınışla sert bir rüzgâr esti. Kanatları da siyahtı... Diğer her şeyde olduğu gibi...
  Birden kimsenin anlayamadığı bir şekilde gökyüzünde tek dizinin üstüne çöküp gözlerimin içine baktı o gün ki gibi. Ve sonra saygılı –yine o gün ki gibi- bir sesle konuşmaya başladı.
“Ruhumun sana ihtiyacı var. O acı çekiyor, her şey için. Onu aldatmış olabilirim ama seni asla aldatmadım, ruh. Seni gerçekten sevdim. Ve şimdi birleşme zamanı. Bana gel, lütfen. Seni koruyabilmem için gel. Son bir şans istiyorum senden.”
   Onunla yine bu ormandayken böyle konuşmuştu. Ama benimle değil, ruhumla.
   Birden etrafımızda bulunan hava hareketlenmeye başladı. Sanki bir hortumun içinde kalmıştık o kızla birlikte. Kız aniden daha fazla dayanamayarak ağaçlardan birinin üzerine savruldu.
Birisinin “Ruhunu esir almış,”dediğini duydum.
   İşte o zaman her şeyi anlamıştım. Onunla ilk karşılaşmamızda bana önce ruhlarımızın tanışması gerektiğini söylemişti. O ruhumu esir almıştı ve bu gökyüzünde o kız olmadan da havada kalmamı sağlıyordu. Çevremdeki hava yeniden hareketlendi ve beni ona doğru ittirdi. Ona doğru yaklaştığım anda ikimizde sustuk. Sadece birbirimizin gözünün içine baktık. Artık ayağa kalkmıştı. Kısık bir sesle “Teşekkür ederim,”diye fısıldadı. Yorgun ve bitkin görünüyordu. Bu yaptığı şey gücünü tüketmiş gibiydi.
   Yan tarafımızda bizden birkaç metre ötede yeni bir hareketlenme olunca başımı çevirdim. İki çocukta uçuyordu ama kanatları çıkmamıştı. Sonra yerde acıyla inleyen kıza takıldı gözlerim. Kanatları mahvolmuştu ve eğer bu gece bir şey öğrendiysem o kanatlarla bir daha uçamayacağıydı.
   Öfkeli gözlerle gözlerimin içine baktı. Ona bakmak içimi ürpertiyordu. Bakışlarımı ondan kaçırdığımda Gece’nin hala bana baktığını gördüm.
“Sen aklını kaçırmışsın,”dedi sarışın çocuk sessizliği bozarak.
Gece alaylı bir gülüşle “Geç fark ettin,”dedi ve ekledi “Eğer bunu önceden fark etseydin seni bekleyen tehlikeyi çoktan görmüş olurdun.”
  Sonra Gece’nin emrinde bekleyen o rüzgâr hortumu sarışın çocuğu da içine alarak hızlandı. Bütün bunları yaparken bir kez olsun bakışlarını gözlerimden ayırmamıştı. Gecenin her ilerleyen saniyesinde onun istediğinde ne kadar acımasız olabileceğini görerek şaşırıyordum. İçimden bir ses onu affetmem gerektiğini söylerken diğer bir ses beni kandırdığı için onu cezalandırmak istiyordu.
  Gece bakışlarını benden kaçırdı ve daha önce -dans pistinde önümüzden geçenin artık o olduğundan emindim-  karşısında duran çocuğa sabitledi. “Ve senin cezan...” Sesi gittikçe soğuyordu. “Ruhunu ömür boyunca bir ateşin içine hapsedeceğim.”
   Aniden çocuğun acı dolu çığlığıyla kulaklarımı kapatmak zorunda kaldım. O kadar acı doluydu ki kalbim parçalara bölünmüş gibiydi. Aslında daha önce parçalara bölünmüştü. Sanırım artık parçalarda parçalara bölünmüştü.
Bana döndüğünde gülümsüyordu. İrkildim.
“Senin ödülün benim cezam ise...” sustu ve bana doğru yaklaşıp ellerimi kulaklarımdan nazikçe çekti. Parmağını çenemin altına yerleştirip ona bakmam için zorladı. Nefesi yüzüme çarpıyordu. Üstelik bu sefer elleri sıcak değildi. Buz gibi soğuk ve sertti.
   Beklemediğim bir şey yaparak dudaklarını dudaklarıma dokundurdu. Sonra beni çok kısa bir süreliğini öpüp geri çekildi. İkimizde bu nazik öpücüğe rağmen nefes nefese kalmıştık. Kalbim artık paramparçaydı. Biran böyle bir şarkının olduğu aklıma geldi.
“Ruhunu benden kurtarman ve benimkini esirin etmen,”diye fısıldadı baştan çıkarıcı bir sesle.
  Sonra kanatları aniden ortadan kayboldu. Ormanın dışından çığlıklar ve bağırışlar yükseldi. Sanki bir ordu geliyordu üzerimize. Gece’nin bakışları düşüncelerimi onaylar gibi bana karşılık veriyordu. Her şey her zaman ki gibi oldu. Önce sesler sonra görüntü ve yerin altımızdan çekilmesi.
  Evimdeydim. Annem ve babam oturmuş televizyon izliyordu. Ama hareket etmiyorlardı. Onlarda donmuş ve bir heykel görüntüsünü almıştı. Televizyona baktığımda canlı yayın programındakilerin bile donup kaldığını gördüm. Üzerimde hala o siyah elbise vardı. Birden gözyaşlarımı tutamadım ve ağlamaya başladım. Sonra onu hissettim ve kapıya doğru koştum hızla. Evin dış kapısı açıktı ve o kapının birkaç metre ötesinde durmuş, bana bakıyordu. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum.
“O ne demek istedi?”dedim çatlayan sesimle. “Benimle ne işiniz var?”
Önce uzun bir süre konuşmadı. Sonra derin bir iç çekip gözlerini benden kaçırdı. “Yüzyıllardır seni arıyorduk. Sen bizim bu Dünya’ya hâkim olabilmemiz için akıtmamız gereken kutsal kana sahipsin. Sen ölürsen karanlık senden beslenecekti ve güçlenecekti. Sen kanında bizim istediğimiz güce sahip olabilmemiz için ihtiyacımız olan kana sahipsin. Seni uzun zamandır tanımıyordum, sana yalan söyledim. Her şey bir oyundu. Ben bir iblisim. Ama en kötüsü de onların başıyım. Ben en kötüleriyim-...” Daha lafını bitirmemişti ki aniden kapıya koştum ve kapıyı sertçe çarptım. Bütün kilitleri kilitlemeye çalıştım ama titreyen parmaklarım bana hiçte yardımcı olmuyordu. Üstelik bunların onu durduramayacağını da biliyordum. En sonunda pes edip sırtımı kapıya yaslayarak hıçkıra hıçkıra ağladım.
   Kapıda aniden bir şey oldu.  Bir tak sesiyle onunda benim gibi sırtını kapıya yaslayıp başını kapıya koyduğunu anladım. Bir kapının iki yüzünde iki farklı insan...
  Nefes alıp verişlerini duyabiliyordum. Nefesi sık ve düzensizdi. Onu birden gözlerimin önünde canlandırmaya çalıştım ama sonra bunun hiç de iyi bir fikir olmadığına karar verip bu düşünceden vazgeçtim. Ne kadar kendime itiraf etmekte zorlansam da onu seviyordum ve ne olduğu önemli değildi. Ama yaptığı bu kadar acımasız şey... Başımı sertçe kapıya vurdum. Kahretsin! Kapıyı açmak ve onu içeriye almak istiyordum ama içimdeki öfke gittikçe büyüyordu.
   Beni kandırması affedilecek bir şey değildi! Üstelik ben hala neyin içinde olduğumu bilmiyorken...
“Orada olduğunu biliyorum,”dedi kapının arkasından.
Cevap vermedim.
“Konuşmalıyız.”
Gözlerimi sıkıca kapatıp içimden saymaya başladım. Bir, iki, üç, dört...
“Kapıyı açabileceğimi biliyorsun.” Aniden ayağıyla kapıya vurunca yerimden sıçradım. “Lanet olsun! Aç şu kapıyı.” Sesi öfkeli veya kızmış gibi değildi. Daha çok üzgün ve ne yapmasını bilemiyormuş gibi çıkıyordu. “Eğer sana yalan söylemediğim tek bir şey varsa o da seni sevdiğimdi. Bütün bu olanları önceden gördüm. Bu yüzden seninle tanıştığım o ilk gün önce ruhuna ulaştım. Seni koruyabilmek için. Düşün...”
“Git.”  Sesimin titremesine engel olmaya çalışmıştım ama başaramamıştım.  Buradan hemen gitmeliydi ve... Gitmesini istemiyordum.
“Kapıyı aç.”
“Bunu yapmayacağımı biliyorsun.”
“Peki, neden? Lanet olası bir şeytan olduğum için mi? Yoksa bu gece orada gördüklerin yüzünden mi? Konuşalım, lütfen...”
   Eğer onun ağlayamayacağını bilmeseydim kesinlikle ses tonundan ağladığını düşünürdüm. Başımı önüme eğip derin bir nefes aldım. Parmaklarım titriyordu. Sıkıca tutundum kapıya.
“En başından beri...”sustum. Sesim daha fazla konuşmama müsait etmiyordu.
“Seni korumaya çalıştım,”diye tamamladı cümlemi.
   Kapıdan aniden bir ses gelince kafasını kapıya vurduğunu anladım ve ona eziyet ettiğim için kendime binlerce lanet okudum.
“Lütfen,”diye fısıldadı. “Beni içeriye al.”
    Aniden dışarıdan büyük bir patlama sesi duydum. Ev büyük bir sarsıntıyla sarsılınca korktum. O dışarıdaydı!
Düz, sanki bunu bekleyen bir sesle “Bizi buldular,”dedi kapının arkasından.
Telaşla “Kim?”diye sordum.
“Gökyüzünün iğrenç yaratıkları,”dedi tiksinir bir tonla. “Son bir şey...” fısıldadı  “ Beni unutma. Her şey için özür dilerim.”
  Söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. İçimden bir ses çok kötü şeyler olacağını söylüyordu. Kapının küçük deliğinden dışarıya baktım. Birden “Aman Tanrım!”diye haykırdım. Dışarıda binlerce şeytan vardı. Bir ordu gibi düzenli bir şekilde dizilmişler, onu bekliyorlardı. Gece... Gece yavaşça onlara doğru ilerliyordu. Bu daha çok idam edilecek suçlunun darağacına yürüyüşüne benziyordu. Darağacı!
 “Hayır!”diye haykırarak kapıyı açtım. Çoktan onların arasına karışmıştı. Şeytanlar düzgün bir şekilde daire oluşturarak onu ortalarına aldılar. “Hayır, geri dön!”diye bağırdım. Herkesin bakışları bana döndü. Bir tek o bakmıyordu. Başını öne eğmiş bir şeyler fısıldadığını gördüm. “Seni seviyorum!” Öyle yüksek bir sesle bağırmıştım ki bu sesin benden çıktığına şaşırdım. Çoktan o daireye doğru yaklaşmıştım bile.
   Birden bakışları benimkilerle buluştu. Ve o an buz mavisi gözlerin yavaş yavaş karardığına tanıklık ettim. Gözleri koyulaşmış, kapkaranlık bir hal almıştı. Hatta artık gözlerinin beyaz kısmı bile kararmıştı. Ve o bu manzaradan utanırcasına yüzünü eğdi. Sanki buna şahit olmamı istemiyor gibiydi.
  Kanatları yeni doğan güneşin altında yavaşça açıldılar ve yükselmeye başladı. Etrafını karanlık bir sis kapladı ve onu bir saniyeliğine yuttu. Yeniden göründüğünde geçirdiği değişimi görüp şaşkınlıkla gözlerim açıldı.
  Uzamıştı, hem de çok fazla. İnce, uzun parmakları birer pençe halini almış saldırmaya hazırlanmıştı. Gözleri hala kapkaranlıktı. Saçları sanki biraz daha uzamış gibi göründü gözüme. Yüzünü okumaya çalışıyordum ama o kadar çok duyguyu aynı anda taşıyordu ki hangisinden başlamam gerektiğini bilmiyordum.
“Beni öldürmeden ona ulaşamayacaksınız,”dedi kapkaranlık bir sesle. Birden boğazımın yandığını hissettim. Bu ses, bu yüz, bu eller, bu gözler ona ait değildi. Bütün evrenin ona saygı duymasına neden olan o melodik sesten eser yoktu ve her şeyin sorumlusu bendim. Günahım büyüktü.
 “Hayır, lütfen...” Sesim o kadar boğuk ve çatlaktı ki. Ama o yine de duymuştu.
“Bu sefer inanacaksın bana,”dedi bir an yeniden o melodik sesle. “Seni sevdiğime inanacaksın.”
“Sana inanıyorum,”dedim kapkaranlık gözlerinin içine bakarak. “Şimdi yanıma gel.”
Acıyla gülümsedi. “Yapamam.”
  Sonra onlara döndü ve bağırdı. “Hepiniz yok olun! Buradaki tek kurban benim!”
 Hava değişti. Bulutlar bu savaş alanına toplandı, sanki burada biraz sonra olacak o çirkin şeyleri saklamak ister gibi. Sonra bütün o şeytanlar teker teker parçalanarak yok oldu. Her biri parçalanırken arkalarında tiz bir çığlık ve leş gibi bir kokuyla duman bırakıyordu. Hepsi yok olduğunda sert bir rüzgâr gelip bütün o parçaları savurup evin önünü eskisi gibi yaptı. Başımı yukarı kaldırıp baktığımda onu gördüm. Tıpkı ilk gördüğüm gün ki haline dönmüştü. Buz mavisi gözleri, ince parmakları, güzel, soluk yüzü ve bakışları... Bir an daha önce birçok kez yaptığı gibi gülümsedi. Ama bu gülümseme çok kısa olmuştu çünkü hemen ardından dişlerini dayanılmaz bir acıyla karşı karşıya kalmış gibi sıktı. Acı çekiyordu. Duruşu aniden bozuldu ve gökyüzünde dengesini kaybetti. Düşeceğini düşünerek koştum ama o dengesini yeniden sağladı. Vücudunu kasıldı ve sırtını gerdi.
“Beni affet. Seni seviyorum.” Aniden zihnimin içinde bu melodik ses yankılandı.
   Sonrası cehennem gibiydi. Önce kanatları sonra o... Birden parçalandı. Bayılmadan önce hatırladığım son şey buz mavisi gözleri son sözü ise seni seviyorum oldu...
                                                      

Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.


You Might Also Like

0 yorum

Like us on Facebook