Okur-Yazar Hikaye Yazma Yarışması 1.si 'Kızıl Zambak'


Sessizlik tüm odayı doldurmuştu.
Genç kadının kalbi anlığına atmayı bırakmış, yitirdiği duyguları içine sıkışmıştı. Saatli bir bomba gibiyim.
Önündeki korkutucu manzaraya bakmamak için dişlerini sıkarak başını geriye attı. Deniz dalgalarını andıran sarı bukleleri kir ve terden dolayı yüzüne yapışmıştı. Bileklerini uzun süredir bağlı tutan halat derisine işlemiş gibiydi, oynatmaya çalıştıkça kandamlaları tembel hareketi ile kolunun altından dirseklerine geçiyordu. Acıyı unutmuştu, hissetmeyi unutan bedeni uzun süre önce çabalamaktan vazgeçerek olduğu şekle uyum sağlamıştı. Ciğerlerine dolan nefesle boş olan midesi çalkalandı. Kan kokusu soluduğu havadan can bulan bir yılan gibi ciğerlerine girerken gözlerini kapattı. Nefesini duymaya alıştığı esir dostlarının ölümüne birer birer şahit olmuştu, son dostu saniyeler önce son nefesini vererek yerini ruhların dans ettiği bu ölümcül taş mezara kendi ruhunu bırakmıştı.
Sıra benim. Şimdi beni öldürecek, yüce tanrım. Bana yardım et. Bana yardım etmek zorundasın.
Kahkaha, kan donduran ve iki metalin birbiri ile çarptığı anda çıkarttığı sesten daha korkunç bir kahkaha. ‘’Diane… Diane… Seni bu kadar uzun zaman dayanacak kadar güçlü bıraktığım için bana dua etmen gerekirken sen artık size sırt çevirmiş Tanrı’nıza dua ediyorsun! Utanç verici olmalı, değil mi?’’ Yaralı yüzü görüş alanına girdiğinde genç kızdan çıkan sesle oda bir anlığına doldu. Dansçı ruhlar dansı bıraktı ve seçilmiş olana baktı. Seçilmiş olan, kaderi bağlanmış olan ve geleceği geçmişini tutan.  Adam kızın sarı buklesini geriye attı ve yanaklarını sıkıca kavradı. Çenesi kasılmıştı; dudakları vaaz verecekmiş gibi açık duruyordu. Bir zamanlar inci gibi olan dişleri kan ile boyanmış olan kızın başını düz tutarak zümrütlerin en yeşilinin sahip olduğu gözlere baktı.
‘’Bana yalvar küçük Diane. Bana yalvar ki senin hayatını bağışlamak için geçerli bir sebebim olsun.’’ Gülümsediğinde kör gözünün çevresindeki yanık deri buruştu, kırık ve sarı dişleri ortaya çıktı.
‘’Sana yalvarmaktansa ölmeyi yeğlerim Lucius. Kalbimi yerinden sökmen için olmayan Tanrı’ma dua etmeyi yeğlerim.’’ Gözlerini kıstı ve çirkin surata baktı. Nefes alamıyordu, nefesi ve dostlarının kanı ile yeterince dolan ciğerleri artık buna itiraz ediyordu.
‘’Senin yerinde olsam, yalvarmaya şimdiden başlardım.’’ Karanlık odada nereden geldiği belli olmayan ışığın altında beliren parıltıya çevirdi Diane gözlerini. Uzun, ince bir hançer. Kadim dilde üstüne yazılmış ölümcül büyüler ve bir ruhun en çok korktuğu şey. İnsan kanı. Yırtılmış tişörtünü hiçbir beğeni olmaksızın yırtan adam sarsılan bedeni nasırlı ve geniş elleriyle belinden kavradı.
‘’Küçük. Küçücük bir çizik sevgilim.’’ Hançer kendi beyni varmış gibi adamın elini hareketlendirdi ve genç kızın pürüzsüz teninde derin ve kanlı bir iz bırakarak ilerledi. Tek duyduğu bir inleme oldu. ‘’Bu yetmedi mi Diane? Daha fazlası mı gerekiyor sevgilim?’’ Lucius yeniden gülümseyerek hançerin ucunu iki kaburganın tam arasına bastırdı. Henüz yaptığı yara izi kapanmaya başlamıştı bile. Siyah yara izleri dolu vücuda yeniden bir göz attı ve ses çıkarmadan duran kıza baktı. Kaburgalar arasında yavaşça ilerleyen hançer ciğerine değince dudaklarından dökülen nefesle içi büyük bir haz ile doldu. Acıdan zevk almayı uzun süre önce öğrenen ruh görevlerini asla eğlenmeden bitirmeyi sevmezdi. Çatlak dudaklarını ince derinin belli ettiği köprücük kemiğine bastırdı.


Diane,
Midem dudaklarının boynuma değmesi ile yeniden kalktı. Kaburgalarıma giren hançer yüzünden endişeli değildim, sadece beynim çok uzun zaman önce düşünmeyi bırakmıştı ama buradan gittiği anda geri gelene kadar kaçmak için bir fırsatım olmayacağını da biliyordum. Dizlerimi hareket ediyorlar mı diye kontrol ettim ve sol bacağım tepki verince tüm vücudumu kasıp kavuran bir acı dalgası ile dizimi şeytanın nefesinin kasıklarına geçirdim. Her ne kadar ölümsüz ve ruhsuz bile olsa o da benim gibi bir insan bedenine hapsolmuştu ve bir erkeğin kasıklarına vurmanın ne kadar acıttığını gayet iyi biliyordum. Evet, gayet iyi biliyordum.
‘’Seni küçük-!’’
Güçsüz bir şekilde dudaklarım yukarıya kıvrıldı. Gülümsemek için yüzümü bile zorlamam gerekmişti. İki büklüm yere düşünce yutkundum ve konuşmayı denedim. Hayır, boğazım bu iş için fazla kurumuştu. Yorgunca gözlerimi kapattım ve ağır demir kokusunu umursamamaya çalıştım. Her nefes pişmanlıklarımla boyanmış geçmişimi ciğerlerime saplıyordu. Ölen Pheadra için derin bir nefes aldım. Ölen Michael için derin bir nefes aldım. Ölen tüm ruhlar için derin nefesler aldım ve olası katilim ayağa kalkınca kibirli ifademi yeniden yüzüme oturtarak acılar içindeki yüzüne gülümsedim.
‘’Canını bu kadar yakabileceğimi bilmiyordum Lucius.’’ Başımı yana doğru eğdim. ‘’Geçen birkaç yüzyıl seni hiç değiştirmemiş hayatım.’’
‘’Sana neyin değiştiğini göstereyim küçük sürtük.’’ Sesi kulak zarlarımı acıtarak beynime ilerledi ve paçavraya dönmüş gömleğinin önünü açınca göğsünün tam ortasına dağlanmış sembolü görünce kalbim tekledi. O da bir nefes olmuştu, tıpkı benim gibi. Ben evrenin var oluşundan bu yana ışığın temsilcilerinin nefesi iken, o karanlığın ve acının nefesi olmuştu. İki sarmal tam kalbinin etrafını sarıyordu, uzantıları ciğerlerine giderken etrafını saran yedi köşeli yıldız büyük yedi günahı simgeliyordu. Büyük yedi şeytan, uğruna koruduğumuz ve canımızı adadığımız insan ruhlarının yedi düşmanı. Kibir. Şehvet. Öfke. Oburluk. Hırs. Kıskançlık. Tembellik. Yedi baş düşmanım. Yedi yeminim, yedi duam. Hepsi karşımdaki yaratığın bedenine dağlanmıştı. Korkmamam gerekiyordu, korkmamam ve ona karşı çıkmak için ışığın elçilerine yalvarmam gerekiyordu ama şuan onlardan izole edilmiş bir şekilde duruyordum. Kaybettiğim üç dostum ağlamalı, öfkelenmeliydim ama yapamıyordum. Tüm duygulardan arındırılmış bedenim buna izin vermiyordu.
‘’Mahlûk.’’ Dudaklarımdan dökülen bir tek söz olmuştu en sonunda. Nefes sesleri ile dünyamdan sıyrılmış, nefes almaya başlamıştım.
‘’Hayal bile edemeyeceğin kadar güçlüyüm ışığın nefesi. Hayal bile edemeyeceğin kadar güçlüyüm ve buraya gönderildim çünkü sonsuz karanlığı dünya denen bu ucuz yere indirmemiz için ortada sadece iki engel kaldı.’’
Gülümsedim ve acıyı zihnimden kovdum. ‘’Biri ben olmalıyım.’’
‘’Evet… Biri ne yazık ki sensin.’’
‘’Sana istediğini vereceklerini mi sanıyorsun Lucius?’’ gözlerimi yeniden kısarak onu izledim. ‘’Seni kullanacaklar, beni öldüreceksin ve geriye tek bir engel kalacak… Sana verilen o damganın geri alınması ve şeytanın ta kendisine vermek için kalbinin sökülmesi.’’
‘’Kes sesini!’’ Yakama yapışınca kömür karası gözünde öfkeyi gördüm. Karnımdaki keskin acı ile uzun bir süre sonra ilk kez çığlık attım. Hançer karın boşluğuma aitmiş gibi etimin içinde duruyordu. Kesik nefeslerle acıyı azaltmaya çalışırken geriledi ve ona bakmaya devam ettim. Acıdan yüzümü buruşturdum. Ölemezdim, onca hatadan sonra onları yeniden yüzüstü bırakamazdım.
‘’Kalbini sökmek için,’’ nefes almak için dişlerimi sıktım. Omuzlarım titremeye başlamıştı. ‘’kalbini sökmek için sevgili Lucius, işte bana karşı kullandığın hançeri kullanacaklar. Tam kalbine. Yavaşça etine girerken haklı olduğumu anlayacaksın.’’ Acıyla inledim. Omuzlarım garip bir açıyla içe doğru dönmüştü, kırılmamışlardı ama kesinlikle biri yerinden çıkmıştı. 
‘’Kes sesini dedim!’’ Sesi beynimde yankılanırken suratıma doğru gelen eli gördüm ve odanın için korkunç bir sesle doldu. Eli o kadar hızlı bir şekilde suratıma inmişti ki, kafam geriye savrulurken dilimi ısırmıştım. Boğazıma dolan kanı yutmaya çalışırken yeniden öksürdüm. Kan en azından boşa gitmeyerek yüzüne bulaştı. Kendi kanımda ilk boğuluşum değildi hayır, ama ölüme ilk kez bu kadar yaklaşıyordum ve savaşamadan ölürsem evrende asla varlığı kanıtlanamayacak olan ruhum azabından yıldızları dahi söndürürdü. Bir gayretle kanı yuttum.
‘’Göreceksin Diane. Sana geldiğim ilk anda bana katılmış olman gerektiğini anlayacaksın.’’ Dedi ve karanlığa karıştı. Kaçma umudum kaybolurken ilahi güç bedenimi terk etti, dizlerim boşalırken omzumdan bir çıtırtı daha geldi. Gözlerimi yakan yaşlar, çilli yanaklarımı geçti ve çenemden yere damladı. Her nefes gibi, inci rengi gözyaşlarım vardı. Karanlıkta bile parıldayan yaşlar. Yerden çıkan duman kokusu yeterince acı çekmiyormuş gibi midemi daha kötü bir halde getirdi. Dostlarımın kanı odanın her santimine dağılmıştı ve akkor halindeki gözyaşları onları buharlaştırıyordu. O an kafama bir şey dank etti.
Gözyaşlarım bile akkor haldeyken kendimi de ısıtabilirdim. İşin şüphe uyandıran kısmı insan bedeninin buna dayanıp dayanamayacağı oluyordu. Eğer bedenimi kaybedersem bu boyutta yaşayamazdım. Onların soluduğu hava bizim ihtiyacımız olan kozmik güce sahip değildi. Auraları bile yetersizdi ve en fazla beş dakika yaşama ihtimalimin olacağı bir yere etten yapılma bu bedenle hapsolmuştum. Ayaklarım yeniden yere sağlam basmaya başladı. İsyana meyilli hale gelen kaslarımı göz ardı ettim ve vücuduma yeniden his kazandırmak için tüm kaslarımı yakan birkaç hareketle kendime geldim. Artık dik durduğum için kollarımı saran iplerin gerilimi azalmıştı bu da muhtemelen çatlayan omzumu rahatlatıyordu.
Derin bir nefes aldım. Tüm zihnimi boşaltırken tatsız anılara bir bir veda ettim. Michael, yolun Thellega’da olsun. Caellum flamma. Pheadra, yolun Thellega’da olsun. Caellum flamma. Dorian, yolun Thellega’da olsun. Caellum flamma. Boğazımdan yükselen inilti ile tüm bedenimin alevler içinde olduğunu hissettim. Yanan etimin kokusunu alınca yüzümü ekşittim. Ama büyük bir gürültü ile yere, tam dizlerimin üstüne düştüğümde ellerim bileklerime kadar kana batınca acı ve alevlerin yerini en büyük korkum aldı. Öfke. İşte elçiliğimin kaderinde yazan ve beni ölüme getirecek duyguyu tam on iki bin yıl sonra kalbimin en ücra köşelerinde hissettim. Genç kahinin söyledikleri zihnimde tekrar canlanırken alevler yavaşça sönmeye başladı. Tüm derim çekilmiş gibiydi; saçlarımın ağırlığını hissetmiyordum. Çenemdeki deri yanarak çekilmiş olmalıydı ki ağzımı bile oynatamıyordum. Son alevin yaydığı ışık ile kendi yansımamı kan gölünün üstünde gördüm. Birkaç damla daha gözyaşı küçük göle inerken çıkan ses ile toparlanarak dizlerimin üstünde doğruldum. Hala hayattaydım ve ilk yapmam gereken yoldaşlarımın çürümüş bedenlerini bularak tamamen bu dünyayı terk etmeden önce onları son kutsamayla yollamaktı. Çok geç olmaması için dua ederek kalkacak gücü buldum. Derim iyileşmeye başlamıştı bile, artık daha iyiydim. En azından daha iyi hissetmek için gerçek bir enerji sarf ediyordum. Ayaklarımı sıvının içinde yüzdürerek karanlıkta yolumu bulmaya çalıştım. Ellerimi öne uzatmıştım, bir duvarla buluşmayı bekleyerek havayı yokluyordum. Sonunda parmaklarım soğuk zemine değdi. Rahatlayarak ciğerlerime hapsettiğim nefesi bıraktım.

Tanrısal Bakış,
Genç kızın ince parmaklarını saran yanık deri o kadar hassaslaşmıştı ki, elleri granitten yapılma pürüzsüz duvara değince tüm bedenini saran soğukluk hissiyatı yeni iyileşen derisinde şok etkisi yarattı. Yüzünü yavaşça duvara yasladı, havanın kokusunu bir kere daha almamak için nefesini tuttu. Yüzünü pürüzsüz yüzeyden ayırmadan yürümeye devam ediyordu ve bir köşeye gelince başını ayırarak ellerini çıkıntıları olan yeni yüzeyde gezdirdi.
‘’Kapı olmalı.’’ Kendi sesini bile güçlükle duymuştu. O anın heyecanına kapılarak çabucak çıkıntıları yokladı. Elleri ufak bir oyuğa erişince oraya bağlı halatı buldu. Vahşi bir zafer çığlığı daha güçlü şekilde odayı sararken halatı geri çekti ve kulaklarını patlatacak bir gürültü ile kapı aralandı.
Işık davetkâr bir şekilde yüzüne vurdu. İçini sarmış olan karanlık şeffaf teninden geçen ışık dalgaları ile geride bıraktığı odaya doldu. Yoldaşlarının cesetleri ve kan gölü çarpan ışıkla bir anda silinmeye başladı. Onlar bu savaşın yegâne askerleriydi. En önde onunla birlikte yer almış olan bu ruhlar şimdi hiç var olmayanların evrenine gidiyorlardı. Belki de çoktan o yolculuğu tamamlamışlardı ve kazanacakları yeni beden için, yeni ruh için, yeni görev için ebedi uykularının olduğu çiçeklere dönüşmüşlerdi. Kendi çiçeğini biliyordu genç kadın, bir leylak olacaktı. Görevini layığı ile yerine getirdiğinde bir leylak olacaktı ve dünyada ilk leylak toprak ile can bulurken kendisi yeni görevi için var olmayanların arasına katılacaktı milyonlarca yıldır süregeldiği gibi. Serseri adımlarını atarken hapsedildiği yerin bir gerçeklik boyutu olduğunu fark etti. Çıktığı anda kendini yemyeşil çimlerin alabildiğine uzandığı, belirsiz bir yerde hırçın bir şelalenin akıttığı suyun duyulduğu büyük, çok çok büyük bir yerde bulmuştu kendini. Tanıdık gelen arazi evini özlemesine sebep oldu. Her biri kendi biçiminde gezen nefeslerin havada süzülenleri ve onlarla oynamak için sürekli yükselen yeni nefesleri anımsadı. Hayır; onlar için, onlar ve kurdukları dünyalar için Lucius’u engellemek zorundaydı. Önünde uzanan hiçliğe ve bilinmezliğe rağmen yürümeye devam etti genç kız. Umutlarını birer birer toplama amacı ile yürüdü hiçliğe. Geçmişin ağır yükünü ve hataları unutma amacı ile yürüdü hiçliğe. Ve tatlı esen güz meltemi neredeyse iyileşmiş yanıklarla sarılı derisini giymiş bedenine vurdukça derin nefesler aldı ciğerlerindeki kan kokusunu temizlemek ihtiyacı ile.
Zaman kavramından uzak hiçlik boyunca yürümeye devam etti. Parlak güneş zamanla yerini aydınlık geceye bıraktı. Kızıllar ve mavilerin dans ettiği gökyüzünde dinlenmek için kısa bir süre durmuştu ama yine de yaralarının hiçbirinde bir gelişme olmamıştı. Artan su sesi biraz da olsa ona umut veriyordu. Boş zihnini yeniden düşüncelere açtı ve ilk duyduğu ses iliklerine kadar titremesine sebep oldu.
‘’Kendini yem ediyorsun Diane.’’ Dedi kâhin, küçümseyen bakışlarını en az kendisi kadar genç olan nefesin üzerinde gezdirirken. Dünya’ya indiğinde nasıl bir vücuda sahip olacağını kestirmek kolaydı onun için. Altın haleleri andırarak başının etrafını çevreleyen bukleleri ve sahip olduğu tüm auraların altından bile seçilebilen çilli yüzünün tam ortasında iki adet zümrüt oturmuştu sanki. O denli yeşillerdi ki, var olan tüm tonları bir arada görüyordu kâhin o dipsiz gözlerde. Kızın sesini duyunca bakışları yeniden donuklaştı; yıllardır ilk kez yüzüne gelen heyecan kayboldu.
‘’Ben seçilmiş kişiyim Andrea.’’ Sesi kendinden emindi. Zavallı kızcağız.
Sabırla dinleyen ve düşünen kâhin sessizliğini bir kere daha bozdu, ‘’Seçilmiş kişi olman işleyeceğin büyük günahı örtemiyor sevgili Diane… Uğruna her şeyinden vazgeçeceğin adam, uğruna canını vereceğin adam olacak.’’ Hafifçe gülümsedi ve ekledi; ‘’Uğruna acılar çekmeye değecek birini bulduğuna şüphem yok lakin duygularına bu kadar yenik düşmek senin gibi genç ve şerefli bir savaşçı için küçültücü bir hareket.’’ Son sözlerini tamamlarken gözlerinde beyaz parıltı yerini kömür karası gözlerine bıraktı. Tıpkı ağabeyi gibiydi, Diane’in âşık olduğu ve uğruna karanlığa bir casus gibi girmeyi göze almasına sebep olan Lucius’un kopyası gibiydi genç kâhin. Düşünmesini engelleyecek kadar yakışıklı, düz kaşlarına dökülen siyah bukleleri ve uzun kirpikli siyah gözleri ile baş döndürücü. Tek bir kelime daha etmeden odadan çıkan genç kızın arkasından baktı. ‘’Zavallı..’’ diye mırıldandı kendi kendine. Sonra unutmuş gibi alnına vurarak ekledi, ‘’Leylak ve kızıl zambak.’’
Gözleri gecenin karanlığında bile parlamayı başaran şelalenin sularını görünce şaşkınca açıldı. İşte suyu bulmuştu, saniyeler içinde yırtık kıyafetlerden arınmıştı ve kendini tatlı suyun kollarına bırakmıştı. Yandığı için şekilsiz olan saçlarına suyun yansımasından baktı. Kulakları sağır eden şelalenin senfonisi ona en tatlı müziklerden bile güzel geliyordu şimdi, çırılçıplak yüzdüğü su derisine iyi gelmişti. Tüm elementler arasından en çok su ona iyi geliyordu. Gücünü toplarken bir emiri ile bedeni ona itaat etti, saçları omuzlarına ıslak bukleler ile döküldü.  Ellerine ve hasarlı kollarına baktı. Cilalanmış gibi parıldayan birkaç yeri dışında tüm yaraları iyileşmişti. Sudan çıkmaya hazır olduğu zaman şelalenin kenarlarındaki dev kayalardan birine doğru kendini itti. Kollarından destek alarak kendini yukarı çıkarken serin rüzgârdan onu korumak için bir anne gibi kucağına alan kayanın oyuğuna yerleşti. Hala kalçaları suyun içindeydi; kanlı kıyafetleri suya yavaşça sokup çıkartırken kan dağıldı ve paçavraya dönmüş giysilerden uzaklaştı. Onları kurumaları için kenarlara bıraktı ve sırtını acıtmasına rağmen kayaya yaslanarak gözlerini kapattı. Uyku, o tatlı uyku kendine nefes olarak aldı Diane’in bedenini kollarının arasına. Tatlı bir melodik çalındı önce kulağına, tatlı, çok tatlı bir melodi. Âşık olduğu adamın onun adına uydurduğu naif dizelerdi kulağına çalınan melodi. Ve uzun bir aradan sonra ilk kez, ilk kez gülümseyerek yumdu gözlerini.
Lucius kaçtığını anlamış, yine de onu durdurmak için çaba harcamamıştı. Nasıl olsa kaderi adına kendi kapanacaktı şeytanın nefesinin ayaklarına. Aklına soktuğu, sokmaya çalıştığı fesat düşüncelerden arınmak için kendine acı çektiriyordu mazoşist bir rahip misali. Onu kullandıklarını söylemişti ve bu ufak fikir rahatsız edecek kadar gerçek bir şekilde kafasına yerleşmişti. ‘’Terk et kafamı!’’ Gürlemesi vahşi bir hayvanın çığlığı gibiydi, hançer bir kere daha yaralarla dolu ciğerlerine saplandı. Simsiyah kanı öksürükle kendini dışarı atarken hançer yerinden çıktı ve sonraki düşünceyi seslendirmesini bekleyerek avuçlarında durdu. ‘’Kalbimi sökmeyecekler, ben sadık hizmetkârlarıyım.’’ Bir yara daha. Öncekilerden daha derin ama daha zararsız. ‘’Ben,’’ hançer hiç acımadan etin içinde karmaya başladı ve bağırsaklarını açığa çıkaracak kadar tehlikeli bir şekilde et vücutta gezindi. ‘’onların gururuyum. Ben yedi büyük günahın bedenlenmiş haliyim!’’ bıçağın girdiği yerdeki yara kapanırken son anda bıçağı vücudundan çıkarttı ve yaranın kapanmasını izledi. Öldürdüğü yoldaşlarını- eski yoldaşlarını düşündü. Hiç birine karşı bir şey hissetmiyordu artık. Kalbinin ihanetine uğradıktan sonra ne avuçlarında sönen canlar umurunda olmuştu, ne de kendi canının sönmesine bu kadar yaklaştığı o korkunç anlar. Hala ucundan kanlar damlayan hançeri gece mavisi kadife kılıfına geri soktu. Az kalmıştı, büyük çöküşe az kalmıştı. Rüyalarına giren kızıl zambağı anımsayarak yorgun ve derin bir nefes aldı. Kızıl zambak, öldüğünde uykusunda bekleyeceği ve ebedi gazaba hapsolmuş ruhuna huzur getireceğine inandığı, temsil ettiği beden. Kör gözünün etrafındaki hassas deriyi dikkatle kaşıdı ve kendini kanı ile ıslanmış çarşaflarına serbest bıraktı. Kalbini bir nebze ısıtan hayaline tutundu Lucius; kollarında Diane’i ve en sevdikleri bahçenin ortasında dans ettikleri hali. Sevgilisinin kaşmirler kadar yumuşak kahkahası ve perilerin onlar için söyledikleri şarkılar. Onun beyaz eteklerinin uçuştuğunu şimdi bile hissediyordu Lucius, düzgün kıvrımlarına tam olan elbisenin gerdanı açık olurdu ve tam ortasında onun için yapılmış olan madalyon olurdu. Sedeflerden, nefeslerin gözyaşlarından yapılmış olan madalyonun ortasında büyük bir leylak vardı. Gözlerini kapatırken bir damla gözyaşı yanağından aşağı kaydı. Kanı kadar zehirli olan gözyaşı geçtiği yer dağlarken simsiyah izi gecenin en kör zamanında akan bir nehir gibiydi. Sessiz ama duyguların yoğunluğuyla çağlayan. Uyku ona uzak bir hissiyat dahi olsa yumdu gözlerini, uyumak ve gücünü yeniden toplamak zorundaydı. Böylece Diane ona gelirken o da onu bekleyecek ve hazırlanacaktı. Tören için yapılması gereken işler vardı, bizzat büyük olandan alınmış bir haberleri ona taşıyan küçük iblisler gece vakti olmadan ona gelmişti. Tören için toplaması gereken kanlar vardı. Öldürmesi gereken yedi zavallı insan bedeni. Daha sonra kemiklerinden ayırdığı etleri yakacak ve Şeytan’a sunacaktı. Alevlerde yayılan kanlı ve taze etlerin kokusunu ciğerlerine doldururken kemikleri ile çizilmiş yedi uçlu yıldıza her bir kafatası konacaktı ve onu saran karenin her bir köşesine bir simya elementi adanacaktı. Toprak, su, hava, ateş. Tam ortaya, şeytanın uyanacağı yere kendi kanını damlatacak ve ritüel tamamlanınca aydınlığın nefesinin dokunduğu her evren, her zaman, her gezegen ve binlerce canlıyı aynı anda ele geçirecek olan karanlığın başarıya ulaşmasında kendisi veziri oynayacaktı. Vezir, Şah’ın tahta çıkmasında ki en önemli etken. Vezir, hükümdarlık boyunca Şah’ın tasmasını tutan ve kontrolü elinden bırakmayan. Evet; Lucius yeniden kibrine yenik düşmüş ve kendini tüm yaşanmışlıkların merkezinde bir anahtar olarak görmüştü.
<<Varlığın sonsuzlukla buluştuğu zaman şeytan ortaya çıkar. Şeytan sinsi ve karanlıktır. Yavaşça ilerlerken umutsuz ruhların çığlıkları ve azabı ile beslenir. Acı her adımda yaklaştığı merdivenleri yaratır. Gözyaşı kahkahalarına karışarak cenneti dahi sarsar. Umutsuzluk silah işlemeyen zırhını bir bir örer. Son nefes bir ölümden uzaklaşırken an be an; avuçlarında belirir kâinatın ilk alevi. Yakuta dönüşerek oturduğu asaya verdiği kâbuslarla, cehennem ile dünyayı ayıran kapı aralanır. Gözlerini kapat aydınlığın ıslah olmaz nefesi. Şeytan; dünyaya geldi.>>
Bir hıçkırık ve nefes zorluğu ile kendine geldi Diane, yattığı yerin rahatsızlığından yakınarak doğrulurken. Sırtı yaslandığı kayaların şeklini almış gibiydi. Vücudu çıplaklığına rağmen sıcaktı; onu rüzgârdan koruyan kayalar sayesinde ılık gecede üşümemişti. Elini yarı gör biçimde kayaların üstünde gezdirdi ve paçavra halindeki giysilerini buldu. İnce askılarından biri yırtılmış olan tişörtü üstüne geçirdi. Uykusunu güzelce almıştı; bu sayede yaraları o daha gözlerini açmadan iyileşiyordu. İç çekerek diğer giysilerinden çok çok daha iyi durumda olan pantolonu bacaklarına geçirdi. Kan izleri gitmişti ama kokusu hala üstünde duruyordu. Aldırış etmemek için büyük çaba sarf ederek bağcıkları kopmuş eski ayakkabılarını da giydi. Kayasının güvenli alanından çıkarak kendini sıcak güneşin altında attı ve kendine gelmeye çalıştı. Saçları birbirine girmişti ve alışkanlığı ile bilinçsiz bir şekilde elini saçlarından geçirdi. Bukleleri omuzlarına dökülürken insan vücuduna ait gözlerinin yanmaması için gözlerini kısarak etrafı taradı. Dün yorgunlukla fark etmemişti ama ileride, çok çok ileride birkaç insana karşılaşacağından adı gibi emindi. Sabahla birlikte ilk adımlarını atarak belki de son yolcuğuna doğru yürümeye başladı. Geleceği karanlıktı, neden öleceğini yahut neler yaşayacağını bilmiyordu. Tek bildiği bilinçsiz bir şekilde yürümesine rağmen ilahi güçlerin yardımı ile ona ulaşacağı oluyordu. Çünkü tam söylendiği üzere aydınlık ile karanlığın dansında öleceklerdi. Sarılmış iki benden olarak, eski günlerdeki gibi iki aşığın bedeni olarak. Gözlerini yakan şey bu kez güneş ışığı değildi, gözyaşlarıydı. Uyarıları dinlemiş olmayı defalarca dilemesinin hiçbir yararı olmuyordu ve olmayacaktı da. Işığın tüm gücü ile parladığı bu sabah bile ona uğursuz gelmeye başlamıştı. Uğursuz ve ölümcül.
Kollarında ölen kadının şaşkınlık yüklü ölü bakışları huzursuz bir gece geçiren Lucius’un keyfini oldukça yerine getirmişti. Ormanlık alana onu çekmek için şehvet büyüsünü kullanmıştı ve bir an için eski yüzüne sahip olmuştu. Asla iradeye sahip olamayan insanların genel özelliğine sahip olan bu genç kadın ise seve seve ölümüne götürecek arabaya binme fikrini kabul etmişti. Ne kadar acıklı. İnsanların bu denli aptal olmalarına hala alışamamış olan Lucius geriye kaç beden bulması gerektiğini düşünürken üzerinde kendi kurumuş kanı olan hançeri eline alıp işine başladı. Bu sabahın erken saatlerinde bulduğu üçüncü bedendi, geriye kalan dört insanı da bugün içinde ya da en geç iki gün içinde bulması gerekiyordu. Hançer yine kendi zihni varmış gibi hızla bedenin üstünde hareket etti. Dakikalardır ölü olmasına rağmen kan hala akmaya devam ediyordu. Avcuna aldığı kısa siyah saçları olan kafanın etini ayırmaya başladı. Önce bir cerrahın zarafeti ile gözlerini çıkarttı. Ardından kafa derisini tamamen kaldırarak boyun kökündeki delikten organın çıkmasını bekledi. En sinir bozucu olay buydu işte, ne kadar süre bekleyeceğini bilmeden elinde yarı temiz bir kafatası ile beklemek. Tam parçalayarak organdan kurtulmayı düşünürken ritüelin katı kuralları zihninde yankılandı. Vazgeçerek bulduğu iki uzun kayaya hasar vermeden yerleştirdiği kemik parçasının hazır olmasını beklerken ellerini temizlemek için son model yeni arabasının bagajını açtı. Bu, yani lüks hayat dünyada onun elçisi olanlara sağlanan olağanüstü ayrıcalıklardan biriydi. Pet şişelenmiş sulardan birini naylon poşetten çıkartıp kapağını açtı ve avcuna döktü. Bir eli temizlenince öteki eline de aynı şeyi yaptı. Şişenin dibinde kalan kısmını kafasına dökerken gözünün ucuyla hala kafatasını izliyordu. Kemiği yıkamak için eline yeni bir şişe aldı. Bagaj kapağını açık bırakarak hızla işini yapmaya koyuldu. Kan toprağa karışmış, kestane rengini iyice bordoya çevirmişti. Etlerinden ayırdığı diğer kemikleri de özenle yıkayarak her parçayı ayrı poşetlere doldurdu arka koltuktaki et ve kemik yığınlarının üstüne bıraktı. Arabaya yeniden otururken kısa bir süre ayakta durarak havayı içine çekti. Sabah melteminin yeniden ağaçların kokusu ile dolduğu bir rüzgârdı bu, okaliptüs ve çam ağaçlarının kendilerine has kokularını hemen tanımıştı adam. Gençken Thellega’da okaliptüse benzeyen bir ağacın yapraklarını çiğnemeye bayılırdı. Kendine has aroması damaklarında bir çekme hisse oluştururdu ve konuşmayı bir süre için zorlaştırırdı. İşte bu kadar basit şeylerden zevk aldığı zamanlar onun karanlığı ve korkularıydı. Rüzgâr yüzünü narin elleri ile okşarken dudaklarının kenarı seğirdi. Yıllardır ölü etinde kendini belli etmeyen gamzesi ortaya çıkınca kendini toparladı ve çiğ et kokusu ile dolmuş arabaya bindi. Motor tüm ormanı inleterek ses çıkarttı ve gaz pedalının sonuna kadar basan Lucius dakikalar sonra kendini büyük yolda buldu. Avlanmaya devam etmesi gerekiyordu. Avlanmalıydı ve her şeyi çok geç olmadan bitirmeliydi. Tek engelinin ona yaklaştığına emindi ve o geldiğinde zaferine bizzat şahit olmasını istiyordu. Bu korkunç istek gözlerini kör etmişti. Tüm dünyadan ayrılmış bir halde yolculuğuna devam etti. Geliyordu, geldiğini iliklerinde bile hissedebiliyordu.

Diane,
Ayaklarım sızlamaya başlıyordu. Bacaklarımdaki kasların yanmaya başladığını iyiden iyiye hissetmeye başlayınca dakikalığına durarak zamanı hesaplamaya çalıştım. Güneş tepeye vardığında saat tam on iki oluyordu. İşte bunun üzerinden aşağı yukarı dört saat geçmişti ve yemyeşil hiçliğimin öbür ucuna yaklaşan güneş turuncu kızıl ışıklarını bana gönderiyordu. Dizlerimin üstüne yavaşça çöktüm, bacaklarımı katlayarak yere oturdum. Sol elimi yumuşak toprağa yaslamıştım ve ellerimin altında bir yerlerde toprak ananın atan kalbini hissedebiliyordum. Nereye gittiğimden tam olarak emin olmasam bile bildiğim tek bir şey vardı. O’na doğru gidiyordum. Saatler geçtikçe artan huzursuzluğum bunun bir işaretiydi, bunu anlayacak kadar uzun yaşadığım bir hayat geçirmiştim. Sessizliğin tadını çıkartarak olduğum yerde biraz oyalandım. Parmaklarımı toprağın içine daldırdım ve nemli toprağa ulaşınca hafifçe gülümsedim. Ellerim serinlemişti. Gözlerimi gökyüzüne dikerek sırtımı toprağa verdim ve düşünmeye başladım. Kafamda binlerce olasılık vardı. Onu öldürebilirdim, eski yüzünü göreceğimi bilmeme rağmen hançeri ola saplayarak kurtulabilirdim. Kurtulmalıydım, gerçekleşmesi gereken buydu. Ama ondan sonra hayatta kalır mıydım bilmiyordum. Ondan sonra yaşayacak gücü kendimde nasıl bulacağım konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Kalbimin ait olduğu kişiye hançeri saplayacaktım ve sonra ne olacaktı ki? Thellega’ya dönüp tüm nefesler arasında karşılanacak, iyi muamele görecektim ve kaderimde yazılı olan yegâne şey gerçek olacaktı. Ama kalbim o hançere saplanmış bir şekilde, o topraklarda kalacaktı. Ruhum bedenimden çekilecekti dökülen her gözyaşımla, kâhinin yüzüne her baktığımda onu görecektim. O bahçelere çıktığımda sadece onun varlığı ile dolacaktım ve öldürdüğüm ve öldüğüm anı kâbuslarımda yaşamam yetmezmiş gibi tekrar tekrar yaşayacaktım.
Yumruklarımı sıkarak doğruldum ve yeniden adım atmaya başladım. Her şeyi bir kenara iterek kaderime, hedefime odaklandım. Yapacağım şeyler vardı. Kurtaracağım milyonlarca hayat vardı. Thellega’ya yeniden umut getirmek o bir avuç kendini beğenmiş tarafından yazılan kaderimde vardı ve bunu görevim olarak görmek zorundaydım. Zamanı tamamen unutarak yürümeye devam ettim. Güneş son ışıklarını bıraktı ve göz kırpan yıldızlar gök kubbede yerini aldı.  Gözlerim karanlığa kısa sürede alıştı ve kalbimi durduran o görüntü ile saatler sonra karşı karşıya geldim. En az iki yüz metre uzağımdaydı ama beni hissetmiş gibi başını kaldırdığında o çirkin adamı değil, âşık olduğum adamı gördüm. Lucius’u. Alnına dağınık bir şekilde dökülen siyah saçları onu eskisi gibi genç göstermişti. Karanlık bir bedeni ele geçirdiğinde o bedende büyük hasarlar bırakırdı. Kimi beden karanlığın ta kendisini kaldıramadan dünyadan silinir giderdi. Kimi beden ise sakat halde etten maskelerin altında karanlığı kucaklardı.
Ve tam bana baktığında hissettiğim ürperti yüzü saklamıyordu. Benim Lucius’um. Karanlıktan önceki genç ve dinamik hali ile orada durmuş tören alanını hazırlıyordu. Omuriliğimden aşağı doğru kayan ürperti ile adım attım ve ona hızla yaklaşmaya başladım. Gittikçe daha görünür oldu. Solgun tenindeki siyah damarlar onun eski halini üstünde tutmak için ne kadar çabaladığını gösteriyordu. Çıplak gövdesindeki adaleler aynıydı, bedeni aynıydı ama tanrıların heykellerini bile utandıracak güzellikteki vücudunda; tam göğsünün ortasında parlayan yedi uçlu yıldızın olduğu damga bana neden burada olduğumu hatırlatmak için beynime şimşekler gönderdi. Elindeki kemiği yavaşça bırakırken bana tamamen döndü ve aramızda iki metreden az bir mesafe kala olduğum yerde çakılı kaldım. Bir çemberin sınırında takılı kalmıştım, bilmiş bakışları üstümde ve giysilerimde gezerken genizden gelen boğuk bir ses çıkarttı. Kendimi toplamak adına başımı dikleştirdim ve sinirli bakışlarımı gözlerinde sabitledim.
Gülümsemeye başlayınca midem burkuldu. ‘’Sevgilim… Ne zaman bana katılacağını merak ediyordum.’’ Sesi kulağıma ulaştığında ise daha kötü hissedip hissedemeyeceğimi zihnimde tartmaya başladım.  Yine de sesime bir şekilde nefret katabildim.
‘’Kendin olmaya çalışmak seni öldürüyor olmalı Lucius.’’ Başımı yana eğerek onu küçümseyici bir bakış attım. ‘’Ne oldu, nasıl kalbinin sökülmesine bu kadar hevesli olabiliyorsun?’’ sözlerim daha bitmeden yüzüme inen tokatla bedenim sarsıldı ama kımıldayamadım. Damarına basmış olmalıydım ki görüntüsü sanki üstünde bir hayalet gizliymiş gibi bir belirip bir kayboluyordu. Onun bu sinirli anından faydalanarak etrafa göz attım. Her şeyi çoktan hazırlamıştı ve daha fazla seçeneğim kalmıyordu. Yutkunarak önüme düşen saçları geriye atmak için başımı salladım.
‘’Bir dişi nefese el kaldıracak kadar düştüğünü tahmin etmeliydim.’’ Onu daha da sinir etmek adına, gülümsedim. Ve evet. Kesinlikle bu hareketim onun sabrını tamamen tüketti. Kollarımdan kavrayarak beni çemberin çizgisinden çektiği anda dizlerim boşaldı ve sürüklenmeye başladım. O kadar sert çekiyordu ki beni ortaya attığında acıyla haykırdım. Titremeye başlamıştım. Ve gördüğümde onunda gözlerindeki öfkenin ardından titrediğini gördüm. ‘’Yüzüme bak Diane!’’ başımı çevirmeyince çenemi sıkarak tuttu ve diz çökerken beni kendine bakmaya zorladı. ‘’Yüzüme bak Diane. Yüzüme bak ve ne kadar yaklaştığımı gör!’’
Alevler bunu bekliyormuş gibi birden parlarken gözlerimi kapatarak başımı eğdim. Yanaklarım ıslanmıştı, duygular; o yıllardır içime attığım duygular kendini bir anda belli etmişti. ‘’Yapma,’’ diye fısıldadım çaresizce, ‘’yapma Lucius… Beni buna yapmaya zorlama.’’ Hıçkırdım ve kendimi bir saniye sonra onun kollarında buldum. Beni sarmıştı, tıpkı eski günlerdeki gibi. Alevler bize gittikçe yaklaşıyordu birkaç dakika içinde ritüel tamamlanmazsa yanarak ölecektik. Alevler bizim kurtulamadığımız tek yaralardı. Çıplak omuzlarıma dökülen siyah gözyaşlarını hissedince ağlamam daha da şiddetlendi. Ona sarılırken avuçlarımı yakarak ortaya çıkan kılıç alevin hayat bulmuş haliydi. Hissetmiyordu çünkü o da ağlamaya başlamıştı. Kollarımı kaldırdım ve alnımı alnına yasladım. Yanakları simsiyah olmuştu ve boğazına kadar yükselen siyah damarlar kendini daha fazla tutamayacağını açıkça belli ediyordu. Kılıç avuçlarımda beklerken ısısını hissetmemesinin sebebinin etrafımızın zaten yeterince sıcak olmasından dolayı olduğunu fark ettim.
Bu tek şansımdı. Bu kaderimdi. Bu yapılması gerekendi.
Dudaklarımı uzattım ve onun dudaklarına değdiğinde vücudumu saran titremeye rağmen kılıcı hızla indirdim. Alev ince derisini hızla geçti. Bir an için durmam ve yaşamam gerektiğini düşünerek kaskatı kesilmiş dudaklarından kendimi uzaklaştırmaya çalıştım ama yapamadım. Hayatım bu şekilde devam edemezdi. Gayri ihtiyarı bir şekilde beni tutmuştu ve bende o sıcak darbeyi hissedince kaskatı kesildim. Kılıç ikimizin göğsünü delmiş bir şekilde duruyordu. Son nefeslerimizde birbirimize bakıyorduk.
‘’Bu kötü-‘’ vücudum öksürükle sarsılınca canım daha çok yandı. ‘’Bu kötü bir ölüm değil.’’
Acıya benden daha dayanıklı olduğu açık alan Lucius kollarını bana sardı ve kulağıma son nefesi ile fısıldadı; ‘’Hayır, kötü bir ölüm değil.’’ Karanlık, yüzyıllardır beklediğimiz sükûneti ile bizi sardı, aidiyetimin ve hissiyatımın son zerresine kadar arınarak gözlerimi sonsuz uykum için kapattım. Korku ve acı yoktu. Sadece aşığımın kollarında huzur vardı.

Son Söz,
Gök kubbe ölü âşıkların bedenlerini alevler sarmadan önce yokluğun acısı ile gözyaşlarına boğuldu. Hıçkırıkları ve acıları şimşekleri ölü toprağa indirdi ve alevler sönerken gecenin ortasında, ölü toprakta, toprak ananın kalbinde ve evrende bir anda belirdiler. Alevler toprağı terk etti; şehvet, öfke, kibir, hırs, oburluk, tembellik ve kıskançlık toprağı terk eden alevler ile birlikte kayboldu. Kaynağı belirsiz bir ışık huzmesi kayıpların yaşandığı karanlık geceyi yararak ortaya çıktı ve bir imgeyi aydınlattı. Yanık kemiklerin ortasında, şeytanın ve karanlığın kazanmasına bir adımdan az kala dünyaya düşen yeni umut kıvılcımlarını aydınlattı tüm barışı ve inancı ilan etmek istercesine.
Kızıl bir zambak alevden yapılmış gibi görünen yapraklarını o güzel, narin beyaz leylağa sarmıştı ve birbirlerine sarılmış halde uykularında duruyorlardı. Kavuşmuşlardı sonunda! Kavuşmuştu şeytanın ve aydınlığın nefesi! Kavuşmuştu sonunda gerçeğin ve yalanın sesi. Kızıl zambak ışığı görünce doğruldu ve belirsiz kaynağa yöneldi, yaprakları ile sardığı beyaz leylağı dürterek onu göğsüne iyice bastırdı ve hazmetti.
Başka bir evrende, başka bir dünyada başka bir zamanda birbirlerine kavuşan aşıklar için hayat anlamı ve anıları olan bir geçmişten farksızdı artık.



Okur Yazar

Kitap delisi, blogger... Hem okur hem yazar. 1995 doğumlu, İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi.