Kanbağı Serisi #3 'Mavi Büyü'-Kitap Yorumu


Sydney Sage bir Simyacı. Büyüyle uğraşarak insanların dünyasıyla vampirlerinki arasında köprü görevi gören, vampirlerin sırlarını ve insanların hayatlarını koruyan bir grubun üyesi. 

Sydney derinden sarsıldığı yasak bir anın sonrasında, Simyacı öğretileriyle kalbinin arzuları arasına bir çizgi çekmeye çalışıyor. Sonra nihayet, ele avuca sığmaz ve büyüleyici Marcus Finch’in izini buluyor. Marcus, teşkilatın varlığını reddettiği eski bir Simyacı ve artık hayatını bir kaçak olarak sürdürüyor. Sydney, Marcus’un yardımıyla, hayatı boyunca sadık kaldığı grubun, gerçeği kendisinden gizlediğini fark ediyor. 

Altın zambak dövmesinin Sydney’in üzerinde sandığından daha büyük bir etkisi olabilir mi? Sydney yaşadıklarıyla uzlaşmak için çabalarken, bir yandan da, giderek artan büyülü güçleriyle, genç ve güçlü cadıları hedef alan şeytani bir büyü kullanıcısının peşine düşmek zorunda kalıyor. Büyü yapmak şimdiye dek öğrendiği her şeye ters, ama tek umudu bu özelliğini kucaklamak, yoksa sıradaki kurban bizzat kendisi olabilir. Yolunu çizmek Sydney için sandığından da zor. Ama belki mantığının yerine kalbini dinlerse, nereye ait olduğunu bulabilir...


İkinci kitap bize kalp krizi geçirtme potansiyeli oldukça yüksek bir yerde bitmiş ve hepimiz delirtmişti.
3. Kitapta gerçekleşen olaylar, Altın Zambak’ın son kısmından yola çıkılarak kurgulanmış olaylar çoğunlukla. (İkinci kitabı okumayanlar buradan sonrası okumasın. Spoiler içeriyor çünkü)

Sydney denecek insan müsveddesi Adrian’ı hem öpmüş hem de reddetmişti ve şimdi her ne kadar kabul etmek isteme de ona karşı tarif edemediği bir çekim besliyor.

Adrian, Sydney onu istemediğini söylese de aşkından vazgeçmiyor ve onun için savaşıyor. Adam Adrian ya :D 


Kitap eski strogoi, ruh kullanıcı moroi Sonya Karp’ın düğünüyle başlıyor. Sydney’in de dahil olduğu üç kişilik bir simyacı grubuyla birlikte düğüne gidiyorlar. Sydney rahat tabi ama şunu söylemek istiyorum ki simyacılar, vampirlerden nefret etmiyor, onlardan korkuyorlar resmen.

Adrian ve Sydney’nin arasında ki çekim aslında gayet bariz bir şekilde ortada ama anlaşılan kitapta herkes salak çünkü kimse bir şey anlamıyor ya da Sydney bir simyacı olduğu için konduramıyor. Yine de bu Adrian’ı vazgeçirecek bir sebep değil. Zaten Rose’la olanlardan sonra ondan vazgeçeceğini düşünmek büyük bir aptallık olurdu. Bir kere kaybetti, bir daha kaybetmek istemiyor…


Bu kitapta Sydney büyüyle daha içli dışlı oluyor. Simyacı kimliği hala büyüyü reddetse de içinde bir yerlerde bir cadı olduğunu biliyor. Bunu biz de biliyoruz canım hiç merak etmesin :D

Bu kitap genel olarak Sydney’in simyacı kişiliğini sorgulamasıyla alakalıydı. Serinin başından beri adı geçen Marcus Finch’i bulması aslında buna sebep oldu. Simyacıların gerçek yüzünü öğrendikten sonra bildiği her şeyin yalan olduğunu öğrenince büyük bir hayal kırıklığına uğradı kızımız. Ancak Sydney Sage bilgiye oldukça aç bir arkadaşımız olduğu için Marcus’dan daha fazla bilgi almak üzere çeşitli maceralara atılıyor.

Sydney’in bu kitapta uğraştığı tek şey Marcus ve simyacılarla ilgili sırları değil. Ayrıca ADRIAN’LA birlikte genç büyücülerin güçlerini ve gençliklerini çalan kötü bir cadının peşine düşüyorlar.
Ateş ve barut yan yana durmuyor ve ikisi her fırsatta yakınlaşıyorlar ama Sydney ne? Mal.  Çocuğa umut veriyor, üstüne bir de hakkında baya affedersiniz ama bel altı fanteziler kuruyor :D Sonra da olmaz, benden uzak dur, söz vermiştin filan diyor ama en kötüsü *Spoiler* Adrian’a ‘ben insanlardan hoşlanıyorum’ demesiydi. Orda şöyle ağzını burnunu bir güzel dağıtmak istemiştim. Sydney insansa Adrian ondan daha çok insan. Biz insanlığı kan içip içmemesine göre değil adam olup olmasına göre değerlendiriyoruz tatlım.


Marcus’la işler bir şekilde yolunda gidiyor ama Sydney kötü cadıyla başını ciddi belalara sokuyor. Adrian’la atıldıkları maceralar onun büyüye karşı yumuşamasını sağlıyor. Sadece kendi içinde ki büyüye değil, Adrian’ın büyüsüne karşı da. Şey her iki anlamda da :D
Ancak yine bir bahane buluyor ve Adrian’dan uzaklaşıyor. Kaçmaya kalkıyor. Salak sanki simyacıları bırakabileceksin. Korkağın teki olduğunu ben bile çözdüm.

Kitap da sürekli Sydney ve Adrian arasında bir git gel vardı. Bir yerden sonra artık gerçekten sinirlerim bozulmaya başladı. O yüzden bu yorum bu kadar sitem dolu oldu ya. Ayrıca kitapta bol bol aşk üçgeni vardı. Böyle herkes toplanıp üçgen oluşturmuştu sanki :D Bir tuhaftı :D

Seri de en sevdiğim kitabın bu olduğunu söyleyebilirim. Adrian ultra ukala, ekstra yakışıklı ve maksimum derecede harikaydı. Ben ba-yıl-dım. Beklediğime değdi açıkçası :D Hadi gidin okuyun :P

-ALINTILAR-


“ ‘Adrian seninle bir iki dakika konuşabilir miyiz? Yatak odasına gitsek?’
  ‘Biliyorsun, normal şartlar altında beni yatak odasına davet etmen günümü aydınlatırdı.’ ”



Bu benim en sevdiğim replik :D Adrian’ı sırf bu yüzden bile seviyor olabilirim :D








Okur Yazar

Kitap delisi, blogger... Hem okur hem yazar. 1995 doğumlu, İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi.